YÜKLENİYOR

Kolu Kırık Çocuk ve Babası

Öğle namazından çıktım, eve geliyordum. Yanımdaki 8. sınıfa geçmiş öğrencim ile konuşa konuşa yürüyordum. Ali adlı öğrencim sürekli namaza gelir. Evi de camiye yakındır. Ali'ye namazlarını kılman hele hele camide kılman beni çok sevindiriyor. Bana da dua ediyor musun diye sordum. Evet, hocam bize Kuran öğrettiğiniz için, size dua ediyorum. Hocam sizde dua edin de Teog'ta başarılı olayım, dedi. Ali, insanın çalışması boşa gitmez, velev ki istediğin liseye yerleşmesen de bu çalışman neticesinde lisede başarılı olursun. Allah seni başarılı bir insan etsin. İyilere dost olasın, kötülerin düşmanı olasın. İnsan sadece kendisi için dua etmemelidir. Bütün insanlık için dua etmelisin. Zalimin düşmanı, Salihlerin dostu olmalısın dedim. Ve Ali evine gitmek için benimle tokalaştı ve ayrıldı.

Yanımızda 11 yaşlarında bir çocuk geçiyordu. Dikkatimi çekti. İki eli de doluydu. Sol elinde çaydanlık, kırık olan, dirseğe kadar alçıda olan, sağ elinde de beyaz poşet içinde yumurta, yeşilbiber ve domates vardı. Sağ elindeki poşeti taşımakta zorlanıyordu. Mahallenin çocuklarının çoğunu tanırım. Genellikle beni gören öğrencilerim gür bir sesle selam verir. Bu çocuk bizim mahallenin çocuklarından değildi. Adını sordum. Vahit dedi. Türk müsün? Diye sordum, hayır Arap'ım dedi. Ama Türkçeyi güzel konuşuyorsun dedim. 3 yıldır buradayım dedi.

 Evet, Gaziantep'te yaşayan hele Karşıyaka, Çıksorut, Düztepe gibi semtlerin birinde oturan bir iseniz; Suriyelilerin, Iraklıların, Türkmenlerin, Kürtlerin, Arapların hep içe içe olduğuna her an şahit olursunuz. Kalabalık bir sanayi şehridir, Antep.  Sayacılarda (terlik yapan küçük atölyeler), esnafın yanında, kısacası hemen her yerde küçük çocukların da çalıştığını görebilirsiniz. Anteplisi de Suriyelisi de çocuğunu bir yerlerde çalıştırır. Adet haline gelmiştir çocukların da çalışması. Bu yüzden olsa gerek eğitimde Antep sonuncu sıralardadır. Çünkü bu memlekette yapılacak iş çok, ama okumaya vakit yok! 

Her neyse biz, kırık koluyla dahi bir şeyler taşımak zorunda olan Suriyeli Vahit'in hikâyesine geri dönelim. Vahit, sana yardım edeyim dedim. Ve elindeki poşeti aldım. Nereye gidiyorsun diye sordum. Çalıştığım dükkâna gidiyorum. Şu ileri ki tepenin orda, dedi. Kırık eliyle tuttuğu poşeti aldım ve beraber yola koyulduk. Yolda giderken niye kolun kırıldı dedim. Ustam vurdu dedi. Geçen gün tıraş olurken berberim, çıraklarını vuruyor ve bana da diyordu ki hoca bana öyle sitemli sitemli bakma. İşin kuralı bu… Benim yediğim dayağı kimse yememiştir. Bu işlerden siz anlamazsınız, dövmezsen iş yürümez. Ben bunları dövüyorum ki adam olsunlar, dediği anlar aklıma geldi. Her neyse… Peki, Vahit ustan seni niçin vurdu. Sağa sola bakıyormuşum. Bu yüzden sağa sola bakmayayım ve işimi yapayım diyerek bana vurdu. Kolun nasıl kırıldı. Neyle vurdu diye sordum. Yumruğuyla kafama vuruyordu, ben de kolumu önüne koydum ve kolum kırıldı. Hastanede sormadılar mı? Sordular bir şey demedim. Ama o sayacıda artık çalışmıyorum. Başka yerde, bakkalda, çalışıyorum, dedi. Baban var mı dedim. Çünkü Suriyeli çalışan çocukların babaları savaşta ölmüş oluyordu da… İçim burkularak sordum. Evet, babam var. Ağabeylerin falan var mı? Hayır, ben evin en büyük çocuğuyum. Kardeşlerim var dedi. Anlayacağınız en ucuz darabanlı bir bodrumun bile 500 lira kirasının olduğu, işçinin ücretinin ucuz olduğu (insan çokluğundan dolayı) bir şehirde evin geçimi için 11 yaşındaki Vahit de çalışmalıydı kendince. Baban ne iş yapar dedim. Babam eski iş yerimde çalışmaya devam ediyor. Hayretle sordum: Seni döven o patronun yanında baban da mı çalışıyordu. Evet, dedi. Peki, babana söylemedin mi dedim. Söyledim dedi. Peki, bir şey demedi mi, o iş yerinden baban da çıkmadı mı? Hayır, bir şey demedi. İşten de çıkmadı. İş yok! Bay-ram ge-li-yor. Evet, bu son cümlenin kelimelerini heceleyerek ve vurguyla, ahla söyledi; küçük, kolu kırık, Suriyeli Vahit.

Şu an bunları yazarken ağlıyorum. Bu insanların çilesi, ahı, kahrı ne zaman bitecek ya Rab? Bu savaş bir an önce son bulmalıdır? Artık yeryüzünün tüm zalimlerinden intikam alınmalıdır. Ve ilahi adaletin huzur ve güveni, refahı bütün yeryüzünü kaplamalıdır.

Evet, Vahit az bir yolum kaldı sen daha gelme. Ben giderim dedi. Ama kolun ağrımaz mı diye sordum. Bir şey olmaz, az kaldı dedi ve içinde yumurtaların olduğu, bir iki biber ve domatesin bulunduğu beyaz poşeti aldı ve çileli hayatının yolunu tutmaya devam etti. Ayrılırken inşallah senin kolunu kıran bu adamın da kolu kırılır dedim. Vahit ise sadece tebessüm etti. Ve gitti. Evet, o zalimin kolu da aynı yerden ilahi adalet ile kırılsın ama bu güzel dünyamızı bu hallere getiren küresel zalimlerin eli kolu ne zaman kırılacak? Müminler ve Salihler bu dünyayı ne zaman yönetecek bilemiyorum. Tek bildiğim şey var bu uğurda çalışıp önce zafer sonra şahadetle rabbi Rahimime kovuşmak…

Selam ve dua ile…

Muhammed Ali AKAY - Doğruhaber