• DOLAR 13.634
  • EURO 15.223
  • ALTIN 788.021
  • ...

Bir devletin coğrafi sınırlarının belli olması, bir bayrağının, bir milli marşının var olması, onun bağımsız bir devlet olmasına kifayet etmez. Ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlık, askeri bağımsızlık, kültürel bağımsızlık, yasa ve kanunlarda bağımsızlık, iş gücü ve insan kaynaklarında kendi kendine yetme gibi yan kolları vardır bağımsızlığın. Bir ülkenin tam olarak bağımsız olabilmesi için bütün kulvarlarda kendi ayakları üzerinde durması, dışarıya bağımlılıktan kurtulması gerekir. Bazılarında bağımlı, bazılarında bağımsız olunması durumunda güçlünün zayıfı yediği yeni dünya konjonktüründe güçlülerin çıkarlarının hizmetkârı olmaktan başka yol olmaz. Neredeyse her şeyde dışarıya bir bağımlılık var ise bu durumdaki devletler, kendi bedenlerinde kendilerini değil, aslında başkasını yaşarlar.

Türkiye’de bu kulvarların hepsi ile alakalı söylenecek çok söz vardır. Bugün ülkede yaşanan ekonomik krizin tek sebebi, ekonomik bağımsızlığın kazanılamamış olmasıdır. Yetkililerin bunu kabul edip etmemeleri çok önemli değildir. Bugün faiz ve döviz lobilerinin baskılarından dolayı müstakim bir ekonomi politikası geliştirilemiyorsa bunun başka izahı yoktur. Her şeyden önce Türkiye ekonomik bağımsızlığını kazanmalıdır. Türkiye’nin 83 milyon insanının, köylüsünün, madencisinin, çiftçisinin, sanayicisinin alın terini astronomik zam ve vergilerle toplayıp toplayıp bankalar ve döviz kurları üzerinden küresel sermayeye yediriyoruz. Biz çalışıyoruz, onlar kazanıyor. Biz çalışıyoruz, onlar semiriyor. Memleket insanına reva mı bu?

Dış borçların sadece faizlerine bir yılda 200 milyar TL ödeme yapılmaktadır. Önümüzdeki üç yıl içinde 602 milyar ödenmesi öngörülmektedir. Bu durum, sadece rutin bir süreç için söz konusudur. Olağanüstü bir kriz veya durum karşısında bu rakamların çok daha yüksek meblağlara çıkması mümkün olabilecektir. Ülkenin güçlenmesini, kendi ayakları üzerinde durmasını istemeyen küresel odaklar, denk bütçe yapılmasına müsaade etmezler. Devamlı borçlu bırakır, israfı artırır, kazancın çok üzerinde harcama yaptırırlar. Devamlı borç ödemek zorunda kalan bir ülkenin iflah olması mümkün değildir. Bu 600 milyar TL’nin üç beş yıllık bir süreç içinde etkin üretim sahalarına aktarıldığını düşünün. Zengin yer altı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip bir ülke olan Türkiye’de emin olun ekonomi şaha kalkar. Ancak yakın gelecekte bu olmayacaktır maalesef.

Şimdi faiz ile döviz lobilerinin şamar oğlanına dönen bir ekonomi politikamız var bizim. Bunun sürdürülebilir bir yönü yoktur. Dövizin artması a’dan z’ye her şeyimizi niye etkiliyor? Türkiye’de üretilebilen birçok şeyi biz dışarıdan aldığımız için ülkede her şey yükseliyor. Türkiye’de var olan birçok hammadde, sırf daha ucuza mal olduğu için veya sırf birileri kazansın diye dışarıdan alınma yoluna gidilirse ülke olarak hepimiz kaybeder, dışarıya bağımlı kalmaya devam eder ve uluslararası piyasalarla rekabet etmemiz mümkün olmayacaktır.

Bugün ihracat rakamlarının çok iyi olduğundan söz edilmektedir. Belki bu nedenledir ki doların bu kadar yükselmesine Türkiye’de ciddi bir tepki yoktur. İhracat ile uğraşan belli bir kesim ki %1’e bile tekabül etmiyor, doların yükselmesinden çok büyük paralar kazanırken vatandaşlar da zamların altında ezilip durmaktadır. Yani belli bir kesim kazanıp büyürken toplum olarak da fakirleşiyoruz.

Sermaye sahipleri kalburüstünde tutuluyor. Yasalar, vergi afları, yapılandırmalar, teşviklerin tamamı onlara akıp dururken asgari ücretliler ile dar gelirli kesimler karınlarına taş bağlayacaklar yakın zamanda. Yani Türkiye ekonomisinin bir de adalet sorunu vardır.

İşin hülasası şu: Türkiye’nin ekonomisine nereden bakarsanız bakın, küresel sermaye merkezlerinin politikalarını görürsünüz. Faiz, döviz, borsa, israf, alın terinin değil, paranın değerli olması, zenginlerin daha zengin, fakirlerin daha fakir hale gelmesi ve diğer şeyler. Her geçen gün İslam’ın adil iktisadi sisteminden uzaklaşıyoruz. Allah sonumuzu hayreylesin.