• DOLAR 5.697
  • EURO 6.311
  • ALTIN 269
  • ...

1 Eylül itibarıyla yeni adli yılı başladı. Bu vesile ile yeni adli yılın hayırlı olmasını dilerken adaletin gelmesi beklentisinde olanların beklentilerinin heba olmamasını diliyorum. Türkiye'de adalet veya adli mekanizma, her zaman tartışılan konuların başında yer almıştır. Daha uzun süre de tartışılacak gibi. Zira açıkçası ne yargı reformundan ne de genel konjonktürel gidişatın işmam ettiği anlayıştan bir beklentim yoktur.

Anayasanın vesayet dönemi ve darbe ürünü olması, bu anayasada temel mantaliteyi değiştirecek bir değişikliğin de bu güne kadar yapılamamış olması zaten bütün beklentilerin önünü kapatmaktadır.  Mevcut ceza yasaları ve ilgili mevzuatlar da bu anayasa doğrultusunda hazırlanmıştır. Aralarında bir çelişki yoktur. Anayasa ve ceza yasasının ve ilgili usul kanunlarının anayasada değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyen ideolojiyi merkeze aldığını, bunları sıkı bir şekilde koruma altında tuttuğunu göz önünde tuttuğumuzda Türkiye adalet mekanizmasının merkezinde adaletin tesisinin değil, ulus devlet ideolojisinin bekasını sağlama anlayışının bir dogmaya dönüştürüldüğünü saraheten görebiliyoruz.

İnsan merkezli bir adalet anlayışı yoktur. Devlet merkezli bir hakim anlayış vardır. Devletin kendi insanından korunması için en katı kanun ve mevzuatlar getirilmiş, ancak insanı devletten koruyabilecek bir mekanizma düşünülmemiş ya da işlevsiz bırakılmıştır. Örneğin hiçbir hukuki gerekçe olmamasına rağmen güvenlik soruşturmalarında işlerinden atılan kamu personellerinin idare mahkemelerinde açtıkları davalar da mesnetsiz istihbarat raporları esas alınarak kurumun tasarrufu onaylanmaktadır. Kendi toplumunun inanç, etnik yapı, kültür ve geleneğini reddeden, bunları değiştirmeyi esas alan, kendi toplumunun huzur, refah ve selametini devlete kurban eden bir mekanizmanın sosyal adaleti ve huzuru tesis etmesi mümkün değildir. Hukuki istatistikler de zaten bunu net olarak ortaya koymaktadır. Zira her geçen yıl yargıya intikal eden dava yükü kat kat artmaktadır.

Cumhuriyet başsavcılıklarına gelen dosya sayısı geçen on yılda %53 oranında bir artış gösterdi. 2009 yılında başsavcılıklara intikal eden dosya sayısı 6.065.000 iken 2018 yılında ise bu rakam 9.252.000'e çıktı. 2016 yılında sadece üst yargı organlarına çıkan dosya sayısı 850 bindir. Yine  sadece 2015 yılında Cumhuriyet savcılıklarına 7.200.000, Hukuk, ceza ve idari davalara 6.600.000, İcra müdürlüklerine 7.500.000 ve Tüketici hakları heyetlerine 3.500.000 tane başvuru yapılmıştır.                                        

Ağırlaşan bu yargı yükünün ortaya koyduğu sonuç şudur ki ceza yasalarımız toplumda sosyal adalet, huzur ve sükûneti muhafaza etmekte yetersiz kalmaktadır. Hatta Aileyi Koruma Kanunu dedikleri 6284 nolu yasada olduğu gibi bazı yasalar da insanları suç işlemeye teşvik etmektedir.

Bütün bunların ötesinde; yasalardaki boşluklar, netleştirilmeyen hükümler, hakim ve savcılara bırakılan gereksiz inisiyatif, hakimlerin veya savcıların anlayış ve mantalitelerine göre hüküm verebilmelerini kolaylaştırdığı için  her türlü suiistimal  kapısı da sonuna kadar açıktır kalmaktadır.

Yeni adli yıl vesilesi ile bir kez daha söylemekte fayda görüyoruz ki; anayasanın değiştirilmesine olan zorunlu ihtiyaç hiç bir zaman göz ardı edilmemelidir. İdeoloji dayatmayan, etnik milliyetçilik yaparak halkları bir birine düşürmeyen, ulus devlet anlayışını reddederek devleti değil, adaleti ve insanlığı kutsayan yeni ve sivil bir anayasa yapılmadığı müddetçe Türkiye'de "adalet" kavramının içi hep boş olacaktır.