• DOLAR 7.363
  • EURO 8.717
  • ALTIN 460.112
  • ...

Geçen yazıda neredeyse insanlık tarihiyle eşdeğer ekonomik sorunların kaynağına dair felsefi tezlere yer vermiştik.

Kapitalizme göre sorunun asıl kaynağı artan insan nüfusuna karşı doğanın yetersizliği ve doğal kaynakların kıtlığı iken; İslam, Marxizm ve Sosyalizm öğretilerine göre ise sorun kaynakların verimli kullanılamaması ve birbirlerinden ayrışan yaklaşımlar olmasına karşın emek-ihtiyaç ilişkisi ve üretilen servetin dağıtımında yaşanan adaletsizliklerle ilgili durumlar söz konusuydu.

Sorunun aşılması noktasında Marxist görüşte herkesten gücü oranında iş istenirken,  servet dağılımında ise ihtiyaç faktörü göz önünde bulundurulur. Yani birey ça­lışır, emek sarf eder, ama emeğinin ürününe ve sonuçlarına sahip olamaz. Sadece ihtiyaçlarını giderebilir. İh­tiyaçları, emeğinden çok da olsa az da olsa değişen bir şey ol­maz.

Sosyalizmde ise servet dağılımında esas olan ihtiyaç değil, sarf edilen emektir. Üretilen servetten ancak harcadığın emek oranında pay alırsın. Bu durumda emek sarf etmekten yoksun olan dezavantajlı kesimin ya da sarf ettiği emekle ihtiyacını karşılayamayanların durumu muammadır.

Kapitalizm ise ortaya koyduğu ekonomik sorunun felsefi boyutuna paralel bir dünya kurmuş olmasına karşın, kapital birikimine dayalı kendi dünyasında oluşturduğu servet birikimi ile “Kaynakların yetersizliği” tezini bizzat kendi elleriyle çürütmüştür. Belirli zümrelerin elinde biriken devasa serveti bir tarafa bıraksak dahi, sadece oluşturduğu israf düzeninde çöpe giden gıda miktarı bile açlıkla pençeleşen mutlak ihtiyaç sahibi bir milyara yakın dünya nüfusunu rahatlıkla besleyebilecek boyutlardadır.

Bir orta yol olarak servet dağılımında emeğin gücü belirleyici bir etken olsa da, değişken faktörlere ek olarak ihtiyaç faktörü, servet dağılımından pay almanın olmazsa olmazlarındandır. Kaldı ki ihtiyaç faktörü, herhangi bir ekonomik modelin insaniliğinin de temel ölçülerindendir. Ancak kapitalist sistem teorik olarak kaynak kıtlığına dayalı ölümcül rekabet üzerine kurulu olduğu için servet dağılımında hiçbir surette ihtiyaç diye bir faktöre yer vermemektedir. Hatta toplumda ihtiyaçların artması kapitalist sistem açısından servet birikimi yolunda önemli fırsatlara kapı aralamaktadır.

Kapitalist sistemde sınırsız ferdi-özel teşebbüsler, çoğu zaman toplumsal çıkarları zehirlemeye varan sınırsız mülkiyet anlayışı, kaynaklara sahip olmak adına ortaya konan sınırsız rekabet ya da tekelleşme anlayışı gibi olguların sınırsız özgürlük ve serbest piyasa gibi normlara dayandırılmış olması, insaniliği çöpe atan devasa çelişkilere yol açmaktadır.

 

Kapitalist toplumda ihtiyaç, servet dağılımının olumlu unsurlarından biri değildir. Tam tersine bireylerin ihtiyacı arttıkça servet dağılımındaki payları da azalmaktadır. İhtiyaçların karşılanması için bireyler emeklerini ortaya koyarak ihtiyaçlarını karşılamak isterken, kapitalist sistem emeğe, değer biçilen bir meta gözüyle bakmaktadır. İhtiyaçlar şiddetlendikçe meta olarak görülen emek piyasada talebi aşan bir arza dönüşmektedir. Kural olarak talebi aşan arzlar değer yitirmekte, bu da üretime kanalize edilen emeğin değerini daha fazla düşürmektedir. Talep fazlası olarak kalan emek gücü işçi ücretlerinin daha fazla aşağı çekilmesine yol açarken, düşük ücretlerle en ağır işlerde çalışma imkanına dahi kavuşamayan ihtiyaç sahibi bireyler açlık ve ölüme mahkum edilmektedir. Nitekim emek sömürüsünün “Büyük Buhran” sırasında ayyuka çıkması üzerine dönemin ABD hükümeti “Serbest piyasa” ilkesine aykırı olmasına karşın duruma müdahale ederek bugün yürürlükte olan “Asgari ücret” uygulamasını tesis ettirmek zorunda kalmıştır.

Buna rağmen emek gücü, kıt kanaat geçinmenin yöntemi iken biriken serveti artırma adına servetten servet kazanma yöntemine dayanan ve emek sarf edilmeden ihdas edilen kazanç artırıcı çeşitli yöntemler zengin – fakir arasında sürekli artan uçurumu kurumsallaştıran bir mekanizma halini almıştır. Kapitalist sistemde artan ihtiyaçları karşılayacak herhangi bir sosyal ve insani kural bulunmadığı gibi, tam tersine ihtiyaçların artması, servet tekelcileri için yeni kazanç kapılarına dönüşmektedir. Faize dayalı borç-kredi mekanizması ya da emek sarfiyatına gerek kalmadan oluşturulan borsa-bono-tahvil piyasası gibi mecralar sistem acımasızlığının en belirgin unsurlarındandır.

   

Nitekim kapitalizmin hakim olduğu günümüz dünyasında uluslar arası kurumların araştırma raporlarında ortaya çıkan istatistikler, servet dağılımındaki adaletsizliklere ışık tutmaktadır. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’a göre dünya servetinin yarısı 26 kişinin elinde bulunurken bu servetin miktarı dünyada yaşayan 3.8 milyar insanın servetine denk düşmektedir.

Dünyadaki servetin % 99’u, % 1’lik bir kesimin elindeyken, servetin % 1’lik bölümü de dünya nüfusunun % 99’u arasında dolaşmaktadır.

Oxfam direktörü gelir dağılımındaki adaletsizliğe dikkat çekip bu durumun büyük bir toplumsal öfkeye yol açtığını, aradaki makasın daraltılması için zenginlerden daha fazla vergi alınması gerektiğini vurgularken, sadece israf kalemlerinden biri olarak çöpe atılan gıda miktarının yıllık tutarının dörtte biri bile dünyada açlıkla pençeleşen bir milyara yakın insanın gıda ihtiyacını karşılayacak boyuttadır. Bir başka kurum olan Boston Consulting Group, çöpe giden gıdanın yıllık parasal değerini 1.2 trilyon dolar olarak ifade etmektedir. Alışılagelen israf alışkanlığını bir tarafa bırakırsak, sadece fiyatlara etki etmesi için manipülasyon amacıyla pazarlara yetişip fiyatlara etki etmesin diye imha edilen gıdalar ve telef edilen hayvanların bugün için parasal değeri araştırmaya değer bir konudur.

 

Kaldı ki belli bir zümrenin elinde servetin toplanması, tekelleşmenin ve dolayısıyla servetin en etkili güç unsuru haline gelmesinin başlıca nedenidir. Haliyle tekelleşen servetten gerektiği oranda vergi almak da her siyasi otoritenin harcı değildir. Oxfam raporunda servet dağılımındaki adaletsizliğe dikkat çekilirken paralelinde yürüyen vergi adaletsizliği de Brezilya ve İngiltere örneklemesi üzerinden şu veriyle somutlaştırılmaktadır:

En fakir % 10’luk kesimin bütçelerine oranla ödemek zorunda kaldıkları vergi, dünya servetinin % 99’unu elinde bulunduran zengin azınlığın ödediği vergiden daha fazladır!

Üstelik Oxfam’ın bu yöndeki raporları, periyodik aralıklarla yapılan Davos zirvelerinin hemen öncesinde yayınlanmaktadır. O zirveler ki, açlık ve fakirlikle mücadele ve servet dağılımındaki adaletsizliklerin giderilmesi noktasında çağrılar eşliğinde sözde oluşturulan yol haritalarıyla süslenmektedir.

 

Servet dağılımında emek – ihtiyaç ilişkisi ve dağılımda adaletin tesisi üzerine İslam iktisadına bakış konusuna gelince…

 

DEVAM  EDECEK…