• DOLAR 6.864
  • EURO 7.764
  • ALTIN 397.613
  • ...

Salgın süreci öncesinde Rusya ile Suudi Arabistan arasında küresel pazarda daha fazla pay kapma yarışı, piyasada petrol fiyatları üzerinde belirgin bir baskı kurmuştu. Bu süreçte bir plan geliştiren Trump yönetimi, Suudilerle ortak bir petrol ittifakı oluşturarak hem fiyat baskısından kurtulmak hem de OPEC’e alternatif yeni bir mecra bulmak için kolları sıvamıştı.

Ancak virüs süreciyle beraber küresel çapta dumura uğrayan ekonomik ve sosyal hayat şartları, birçok alanda olduğu gibi arz talep bağlamında petrol piyasasını da allak bullak ederek fiyatların dibe vurmasına yol açtı.

Petrol piyasası ile ilgili vahim durum bir daha ne zaman düzene girer bilinmez. Ancak geçen sene vurulan Suudi petrol tesislerini korumaya almak için ABD’nin gönderdiği hava savunma sistemleri ve bağlı ekipmanların geri çekileceğinin açıklanması, farklı bir merak uyandırdı.

Geçen hafta ABD Savunma Bakanlığı sözcüsü Sean Robertson, Suudi’den hava savunma sistemlerini geri çekme konusunda şunları söylüyordu:

“Küresel güç yönetimi süreci kapsamında Savunma Bakanlığı, ortaya çıkan tehditleri değerlendirmek ve hazır olmak için birliklerini ve varlıklarını rutin olarak değiştirir.”

Hatırlanacağı üzere geçen yıl Suudi petrol üretim ve işleme tesislerine yönelik drone ve füze saldırıları sonrası; ABD, Suudi petrolünün güvenliğini sağlamak amacıyla patriotlardan oluşan savunma sistemleri, savaş uçakları, binlerce asker ve ekipmanlar sevk ederek tesisleri korumaya almıştı.

Savunma Bakanlığı sözcüsü sistemlerle beraber diğer ekipmanları da geri çekeceklerini söylerken aynı zamanda Suudi’leri yatıştıracak şu açıklamayı da yapmaktaydı:

“Savunma Bakanlığı, İran’la ilgili konuları gerektiği gibi ele almak için hava savunması da dahil olmak üzere kararlı çalışmalarını sürdürüyor. Savunma Bakanlığı, bölgesel hava savunma yeteneklerini güçlendirmek için uluslararası kamuoyu ve Suudi Askeri Kuvvetleri ile çalışmaya devam ediyor.”

Öte yandan Amerikan WSJ gazetesi konuyla ilgili haberinde, ABD’nin Suudi Arabistan’dan dört Patriot füze bataryası ile birlikte onlarca askeri personelini de çekeceğini belirterek,  “Şimdilik İran’a karşı büyük askeri mücadeleye ara verildiğine” vurgu yapıldı. Gazete ayrıca iki ABD hava filosunun bölgeden ayrıldığını belirtti.

Amerika’da dış politika önceliği konusunda iki ayrı kanadın rekabet ettiği sır değildir. İşgalci israil’in güvenliğini önceleyen kanat önceliği Ortadoğu’ya verirken, diğer kanat ise Kuzey Kore ve “Çin yayılmacılığı” gerekçesiyle Asya pasifik bölgesini öncelemektedir.

Hava savunma sistemleri Suudi yönetimi için fiziki savunma olduğu kadar psikolojik bir savunma bariyeridir aynı zamanda. Amerikalılar, savunma sistemlerini neden geri çekme ihtiyacı duydular? Ya da sözcü Robertson’un vurguladığı “Ortaya çıkan tehditleri değerlendirmek ve hazır olmak için birliklerini ve varlıklarını rutin olarak değiştirir.” sözü ne anlama gelmektedir? Daha da önemlisi Suudiler bu karara nasıl bakıyorlar acaba?

Doğrusu kendim de bunu en az Suudiler kadar merak ederken, buna cevap teşkil edecek bir yoruma, yine Suudi kaynaklı bir haber sitesinde denk geldim.

“Çin yayılmacılığı İran tehdidinden daha ağır basıyor” başlıklı analizde Lübnan asıllı bir analist, “Amerikalı kaynağına” dayandırdığı yorumunda epey gerekçe sıralamış. Birkaç cümlesini buraya alalım:

ABD’nin ulusal güvenlik ve savunma stratejileri, Çin'i herhangi bir İran tehdidinden daha yüksek bir tehdit seviyesine yerleştiriyor. Bunun nedeni, Çin'in ekonomik gücü, ABD savunma tedarik zincirini zayıflatmak için gelişen stratejileri, yumuşak güç aracılığıyla benimsediği güçlü propaganda..  ABD’ye teşkil ettiği tehdit bakımından İran nükleer programının çok ötesinde olduğunun kesinleşmesidir.

Bazı Körfez ülkeleri ile Çin arasındaki ilişkiler incelenmeli…

Çin'in artan etkisi konusunda ABD’nin gerçek bir endişesi var. Çin “ticari ilişkiler” bayrağını taşıyor ama gerçekte hedefi bunun çok ötesinde…

Bu nedenle, Patriot füzelerinin geri çekilmesi “sürpriz” olarak değerlendirilmemeli çünkü Kim Jong-Un ya da onun öngörülemeyen rejiminden gelecek tehdidi önlemek için bir kez daha Doğu Asya'ya nakledilmesi gerekiyor.”

Salgından önce ticaret eksenli mücadelenin sembolü “Huawei” idi. Şu sıralar ise “Korona!” Virüs üzerinden restleşmeler sürerken, Amerika’nın yerleşmek istediği bölgelerde sadece özel hedefleri değil, bölgesel alanda koca bir siyasal ve askeri virüs etkisi oluşturduğu sır değildir. Bir bölgeye göz dikilmişse, mücavir alanların bir bütün olarak zehirlenmesi kaçınılmazdır.

Son yıllarda Müslüman-Budist ve Müslüman-Hindu gerilimlerinin zirve yapması asla tesadüf değildir. Tamamen hazırlıkları yapılmış geniş kapsamlı bir senaryodan asla bağımsız değildir. Ayak basılan bölgelerde ne kadar dini, milli, mezhebi, ırki farklılıklar varsa hepsinin birer çatışma gerekçesine çevrilmesi emperyal adettendir.

Hatta hedef bölgeye mücavir olan Afganistan’ın sözde anlaşma ve geri çekilme manevralarıyla girmeye hazırlandığı yeni süreci yine bu kapsamda değerlendirmek kaçınılmaz gibidir.

Geri çekilme anlaşmasından sonra yeniden tırmanışa geçen iç çatışmalar, sivil hedeflere yönelen ahlaksızca saldırılar dikkat çekicidir. Bu ahlaksızca saldırılarla elbette Taliban’ın ilişkisi yoktur. Ancak Taliban’ın da daha önce dikkat çektiği ve anlaşmadan hemen önceki süreçte Afganistan’a taşınan iç çatışmaya ayarlı “Mobilize ekipler” ortamı bu kez işgalcilerle yerliler arasındaki mücadeleden farklı olarak kronik bir hastalığa dönüşmüş “İç çatışma” sürecine geri götürme potansiyeli barındırmaktadır.  

Herkesin virüsle boğuştuğu bu süreçte siyonist rejimin Batı Yaka’yı ilhak planına üst düzey ziyaretlerle destek veren Büyük Şeytan, şeytani önceliklerini virüsten daha önemli görmeye devam etmektedir.

Yoksa virüs de “Büyük Şeytan” projeksiyonuyla uyumlu mu çalışıyor?