• DOLAR 5.759
  • EURO 6.335
  • ALTIN 271.78
  • ...

Demirel’in şu sözü meşhurdur: “Tencerenin deviremeyeceği hiçbir iktidar yoktur!”

Önce Irak’ta geçim sıkıntısı ve yapılan yolsuzluklar gerekçesiyle kanlı bir evreye dönüşen protesto gösterileri başladı. Ardından aynı gerekçelerle kitlesel gösteriler Lübnan’a sıçradı. İki gösteri merkezi arasında stratejik açıdan “Köprü” işlevi gören Suriye’de Amerikalılar önce çekilme kararı alarak Türkiye’nin de doğrudan müdahil olduğu yeni bir sürecin kapısını araladı. Kısa süre sonra çekilmek yerine “Petrol kuyuları” gerekçesiyle Irak sınırına yakın bölgeye yeniden konumlanıp yedeğindeki SDG’yi buralara çekmeye başladı.

Büyük fotoğrafta peşpeşe yaşanan bu üç gelişmenin birbirinden bağımsız olamayacağı, “Siyasette tesadüflere yer yok” ilkesinin tipik yansımalarından birisi olsa gerek.

Tüm bunlar arasında geçim sıkıntısı, yoksulluk ve devasa yolsuzluklar denilen bir gerçeklik var ve bu gerçeklik protestolara konu olan sadece iki ülke ile sınırlı olmayıp neredeyse tüm Müslüman ülkelerin can yakıcı sorunlarının başında gelmektedir. Bunun yanında sosyal ve siyasal sorunlara ek olarak din, ırk, mezhep, meşrep ayırımcılığı da sosyal çalkantılara gebe olan ve çözümüyle uğraşılmayan başlıca sorunlar olarak orta yerde durmaktadır.

Şu anda gösterilere konu olan merkezler küresel aktörlerle göbek bağı ilişkisi içerisinde hareket eden Körfez sermayesinin öncelikli hedefleri arasında bulunduğu için buralardaki gösteriler ve olası sonuçları gündemimizde yer almaktadır. Oysa hedef olarak seçilecek her ülkenin benzer sorunları vardır ve günü, sırası geldiğinde bir çok ülke benzer sorunlarla yüzleşmekten kurtulamayabilecektir.

Aç, perişan, dışlanan, yok sayılan kitleler her daima patlamaya hazır bomba gibi durmaktadır. Koşullar elverdiğinde psikolojik haletleri alt üst olmuş bu kitleleri zaptetmek imkansız hale gelmektedir. İşin içine “Dış etkenler” karışıp talepler kontrol edilemez noktaya geldiğinde ise haklı talepler manipüle edilerek kan ve kaosun hakim olduğu kaotik ortamlar ortaya çıkmaktadır. Kan, kaos ve istikrarsızlığın oluşturduğu ortamların kimlere fayda veya zarar getirdiği ise sayısız tecrübelerle sabittir.

Lübnan, işgal sürecindeki Irak’ı ve bugünkü Suriye manzarasını yaşayıp test edeli uzun yıllar oldu. Irak ise işgal günlerindeki zorluklar kadar olmasa da henüz badireyi atlatabilmiş değil. Lübnan’ı en çok etkileyen durum, sosyal tabakalar arasındaki farklılıkların henüz giderilememiş olmasıdır. Yönetim şekli ve kurulan hükümetler bile dinsel ve mezhepsel farklılıklara göre şekillenmektedir. Anayasal bir çerçeveye oturtulmuş olsa bile bu tablo siyasal istikrarın bıçak sırtı vaziyetini daima beraberinde getirmektedir. Buna yolsuzluk ve beraberinde getirdiği talan ekonomisiyle yaşanan geçim sıkıntılarını eklerseniz, Lübnan’ı siyonist rejim yararına bir istikrarsızlık adası haline getirmeyi amaç edinmiş küresel aktörler ve yedeğindeki Körfez sermayesi için altın tepside fırsatı sunmuş olursunuz.

Aynı durum Irak için de geçerli. İşgal sonrası oluşturulup anayasal çerçeveye sığdırılan parlamentodaki sandalye dağılımı ve buna bağlı olarak şekillenen siyasi iktidar modeli ufak tefek bazı ayrıntılar hariç tutulduğunda Lübnan modeliyle benzerlikler göstermektedir. Din, mezhep, meşrep farklılıklarına göre blok sandalye ve iktidar ortaklığı kendiliğinden gelmektedir. Bu durumda hizmet esasına dayalı siyaset yerine aidiyetler çatışması ile geçen siyasi süreçler her defasında tekrarlanmaktadır. Buna bir de yönetimdeki aidiyete göre rant dağılımı eklendiğinde sonuç olarak ekonomik darboğaz ve siyasal çekişmeler gündemden düşmemektedir.

Müslüman ülkelerdeki siyaset beceriksizliğine çevresel faktörler ve küresel aktörlerin şeytanlıkları eklenip bir araya geldiğinde gösteri, ayaklanma, kan ve kaos perdesi rahatlıkla açılabilmektedir.

Müslüman toplumlar bu beyhude hallerini değiştirmek uğruna toplumsal maslahatları ön plana alıp kalıcı çözümler üretene kadar da bu kısır döngü devam edecektir.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin cumhuriyet tarihiyle eşdeğer çözülemeyen Kürt meselesi keza her defasında Kürtler için de Türkler için kor bir ateş halini almaya devam edecektir.

Bugün Kürt halkının inancıyla, irfanıyla, gelenekleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan sözüm ona Kürt hareketleri her defasında ortaya çıkıp nihayetinde farklı aktörlerin maşalığına evriliyorsa, bu tür hareketlerin çıkış, beslenme ve büyüme zemininin çözülemeyen Kürt meselesi olduğunu herkes idrak etmelidir. Kürtlerle Türkler bir arada yaşamasına rağmen birbirlerine silah doğrultup alınan kelle sayısı üzerinden bir yarışa giriyorlarken, siyonist rejim gibi bir kanser tümörünün “Türkiye’ye karşı Kürtlere yardım” iddiasıyla ortaya çıkıyor olması, iki taraf için de ibret alınacak bir gösterge durumundadır.

Kürt fobisinin beslediği ırkçı dalganın söylem ve eylemlerinin karşı tarafta benzer bir nefret dalgasına yol açması ve her defasında küresel haydutlarla beraber işgalci israil gibi habis bir urun kurtarıcı edasıyla boy göstermesi, herkes için utanılacak bir durum olmalıdır.

İçerideki sorunları çözmekten kaçıp üzerini örtme devri artık bitmiştir. Halı altına süpürdüğün her sorun, yeri ve zamanı geldiğinde emperyalist dünyanın kaşıyıp kanatacağı derin bir yara olmaya adaydır.