• DOLAR 5.584
  • EURO 6.199
  • ALTIN 270.903
  • ...

İnsanlık tarihiyle birlikte var olagelmiş bir insan haletidir bencillik. İnsanlar bu kelimeyle çirkin bir görüntü verdiklerinden, ona yeni bir renk, bir isim verdiler: Bireysellik, bireycillik. Günümüzde ise bu, dört başı mamur bir kuram, felsefe ve hayat görüşüdür artık: Liberalizm. O, çağımızın yıldızı en çok parlayan düşüncesidir. Öyle ki ülkelerin gelişmişlik ve refah düzeyleri için bir alâmetifarika olarak görülür. Mesela denir ki, bireyselliğin zirve yaptığı İskandinav ülkeleri aynı zamanda dünyanın refah düzeyi en yüksek ülkeleridir.

Sadece kendini düşünme üzerine kurulu olan bu fikriyat, geleneksel büyük aileyi yıktı. Büyük aileler dağıldı. Şimdi koca bir evde sadece biz, eşimiz ve bir iki çocuğumuz... Sosyolojinin adını çekirdek aile koyduğu bu tenha yerde, ceviz kabuğunu doldurmayan mutluluklar psikolojisini işliyoruz. Diğer taraftan kederlerimizin dede ve ninemizin kederlerine göre çok daha büyük olduğu icmayı nasla sabit.

Büyük aile değildik. Elbette ki hiç mutlu olmadık da değil; yok, mutlu da olduk. Ama dağıtıldıkça çoğalan mutluluk, dağılacak kimseyi bulup büyümeyince mutluluğumuz, hastalıktan yeni necat bulmuş sıska bir çocuk gibi çelimsiz. Peki, elemlerimiz? Küçük aile idik işte… Doğal olarak dağılarak azalan kederimiz de dağılarak azalacak kimseyi bulamadı. Sonra da dönüp dolaşıp sanki koca bir taş gibi öylece yüreğimize oturdu. Zira keder, alelade kurallara tabiydi, bölüştükçe küçülüyordu, ama mutluluk öyle mi! Onun büyüme kuralı sadece ama sadece kendine hastı: Bölündükçe çoğalmak, verildikçe artmak, dağıttıkça bereketlenmek… Ama biz çekirdek aileydik işte, bizim hacmimizle orantılı bir saadetimiz vardı: Ceviz kabuğunu ağzına kadar lebalep doldurmak... Senin yanaklarına tutunmuş bir gülücük, onun gözünde titrek ve ürkek bir mutlucuk…

Tutunmak, titreklik ve ürkeklik… Tutunmanın bir adım sonrası düşmek, titrekliğin sönmek, ürkekliğin kaçmak değil midir? Ve öyle de oldu. Biz küçük aileydik. Aramıza girecek, bizi barıştıracak kimse de yoktu. Ve zaten bireycillik de bire varana kadar bölmek, diyordu. Durum bu olunca havsalamızda küçük, temiz ve rahatlıkla özdeşleştirdiğimiz çekirdek ailemizin çekirdeği tam ortasından “çat” deyip ikiye bölündü.

Dostlar! Bireysellik, nefsanîlik, enaniyet ya da daha açık tabirle kendine tapıcılık diye tarif edebileceğimiz bu fikriyatın gelip dayanacağı yer burasıdır. Daha doğrusu, şu an itibariyle burasıdır. Zira bu tespit de tam olarak doğru bir tespit değildir. Hayır, kesinlikle son nokta bu değildir, yanılıyoruz. Bu yanılgı, tıpkı eğer rahatını düşünüyorsan o zaman hanımını, çocuklarını al, ayrıl, rahatına bak yanılgımız gibi bir yanılgı. Bu yanılgı, kendine tapıcılığın o an için zevahiri kurtarma bahanesidir. Bu ruh hali yani bireycillik, kişiyi eşinden ayırdığı gibi yanına aldığı çocuğundan da ayırır. Zira bireycillik tabiatı gereği tek bir bireye varana kadar çoklukları, kümeleri, hatta ikinin kendisini bile, bölme işidir.

Elbette ki biz, aileler birbiri üzerine yığılıp da büyüsün de büyüsün demiyoruz. Baba evinden ayrılmak her insanın mukadderatında vardır ve bu ayrılık, duruma göre bazen hemen evliliğin başında olabileceği gibi daha sonraları da olabilir. Dediğimiz şu: Bu ayrılık, gönül darlığından olmasın. Bu, kendine ya da eşine tapıcılıktan olmasın. Bu, anne babaya tahammülsüzlükten olmasın. Ayrılık, bir nehrin mecrasında akması gibi doğal bir şekilde olsun. Zira insan fıtratının tecrübeler yoluyla herkesin kulağına söylediği nasihat şudur: Başkalarını rahat ettirdiğin kadar rahat edersin. Ve yüce Allah bizi şu dünyaya gönderirken "kendimize ne kadar iyiyiz" diye imtihan etmek için göndermedi. Belki imtihanımız "başkalarına ne kadar iyiyiz" üzerine kuruludur.

Aile, dünya ve ahret... Üçünde de saadetimizin mihenk taşı biz değil başkalarıdır. Saadet sarayımızı yükseltecek olan, başkalarının saadet evini kurmada taşıdığımız taşlardır. Başkasını düşünecek kadar gelişmiş bir beyin, kendini ve ailesini hayli hayli düşünecektir zaten. Küçük bir beyindir ki sadece kendine yönelir ve çevreyi yonta yonta evine kadar gelir, orda da durmaz, onu da yontarak sahibini tek kişilik bir aile sahibi yapar.

Amma da çok oldun, demenden korkmasaydım değerli okur, şunu da diyecektim: O, kendisiyle de geçinemez. Bir zaman gelir ki onun başkalarıyla yaşadığı dış çatışma, bu defa kendisiyle yaşadığı iç boğuşmaya döner. Bir insan yeter ki bencil olsun, yeter ki kavga etmesini bilsin; inanın dostlar, o en nihayetinde kendini de ikiye böler, bir yarımıyla diğer yarımını döver, kendini harap eder!