• DOLAR 7.846
  • EURO 9.304
  • ALTIN 483.95
  • ...

Güncel bir yazıya, videoya, konuşmaya Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif’le başladığınız zaman, hemen ‘vaaz verecek herhalde’ diye burun kıvırıp, demode ve alan dışı görerek ilk başta odağı kaydırmak yetmezmiş gibi bir de bugünün üslubunu bilmemekle, gençleri anlamamakla suçlayanların hayli yayıldığı Müslüman mahallenin kendine yabancılaşmış kamplarında saatlerin ve seferlerin yeniden ayarlanması en büyük zarurettir.

Kabuğu kıbleye, meyvesi Londra’ya, yaprağı Paris’e, dalı Newyork’a dönülü ağaçların Allah’a şükür köküne beslenen bir ümit var. Yoksa, ‘Jean-Jacques Rousseau "Emile, or On Education" kitabında şöyle diyor ya’ diye başladığınızda, ‘ooo çok ilginç, demek ki biliyor, biliyor ki konuşuyor’ gibi bir iç sesle size bakan üniversiteli için değmez denir ve susulurdu.

Hâlbuki İslam’ın olmadığı bir zihinden hikmet almak ayrı şeydir davranış almak ayrı şey. O yüzden Kur’an ve Sünnetten uzak referanslar ne kadar konforlu gelse de onların bedeninde, amelinde, muamelesinde insanî ahlâk olmadığından bizim yaşam formumuz için asla yol gösterici olamaz/olmamalıydı. Öyle ya mesela yukarda söylediğimiz şahsın mezkur kitabında çocuk eğitiminden bahsettiğini ancak kendisinin bizzat kendi çocuklarını terk ettiğini bilmeyen yoktur. Tabi davulun sesini uzaktan hayranlıkla dinleyenlerden başka..

O yüzden aile hayatı, temizliği, edebi, akrabalığı, komşuluğu, duyarlılığı, tevazuu, cömertliği, şecaati, affediciliği, sahiplenmesi, hilmi, sabrı, sadakati, vefası -hasılı- ahlâkı; eserleriyle, sözleriyle uyuşmayanları yani tevhid etmeyenleri bizim muhabbetlerimize baş tacı yapan nefs-i emmareye karşı âgâh olmak şart..

Bu girişten sonra herhalde esas mevzuya bir Hadis-i Şerifle başlayabiliriz. Bir defasında ‘imanın en sağlam kulpunu’ soran Efendimiz(sav)’e, Ashâbı; ‘Namaz’ dediler, ‘Zekat’ dediler, ‘Ramazan Orucu’, ‘Hac’, ‘Cihad’ dediler fakat hangisini dedilerse, “o da güzeldir, ama değildir” buyurdu. Ve Sahabe-i Kirâm’ın merakını şöyle giderdi: “Şüphesiz imanın en sağlam kulpu, Allah yolunda, Allah için sevmeniz ve Allah için nefret etmenizdir.” (İmam Ahmed 18157)

Şimdi özel ya da tüzel fark etmez sevgi ve nefretteki şu muazzam mihenk, tek maddelik anayasa olsa yetmez miydi? Elbette ki yeterdi.

Bizim işgalci siyonistten nefretimizle Alman şovenistinki farklıdır. Suriye halkını, Ruslar gibi, Akdeniz’e açılan sağlam üslerimiz olsun diye sevmiş olsaydık, buraya sığındıklarında Yunan’lıların yaptığı gibi botlarını batırır, sınır hattından içeri sokmazdık.

En çok da Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret etmemiz bu yüzdendir. Çünkü köre gösterir gibi açıktan, sağıra duyurur gibi bağıra bağıra “Ey Suudi!, ey Libya’lı!, ‘Ey Deyrizor’lu seni petrolün kadar seviyorum”, “Ey Türkiye’li! seni bana açtığın üslerin kadar, stratejik ortaklığın kadar, laik seküler kodlara bağlılığın kadar seviyorum” diyen bir gâvura hüsn-ü zan besleyecek kadar şuurumuzu peynir ekmekle yemiş değiliz.

Şerlerinden sakınmak için dil ucuyla/siyaseten/mecburen bazı teamüllere uymanın ötesine geçmememiz hususunda, rotamızı Rabbimiz çiziyor hem de en keskin çizgilerle: “Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, ona Allah'tan hiçbir yardım yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınmanız başka. Allah, sizi Kendisi'nden sakındırır. Varış Allah'adır.” (Âl-i İmran 28)

‘Biden şu zaman şunu dedi’, ‘Trump bunu söyledi’ gibi bol magazinli cüruflar olsa da olmasa da bu konuda Müslümanların kanaati değişmedi ki, BAE veya diğerlerinin işgal rejimiyle normalleşme ilanından sonra bu ölçü değişsin.  

Sadece uzaklar için de değil, İslam’ın, aile ilgili tavsiyelerine düşman olan yerlilerden de Allah için nefret etmek imanımızın bir gereği. Yine tanımadığı birine Allah için yemek ısmarlayan Diyarbakır’lı çocukları, Ayasofya açıldı diye kurban kesen Moritanyalı’ları sevmek de bu kabilden.

Şimdi saatleri ve seferleri yeniden ayarlama vakti. Akrep; ‘kim için seviyoruz yahut nefret ediyoruz?’ onun üzerine, yelkovan ise; ‘ne yaptıysa?’ onun üzerine..