• DOLAR 7.859
  • EURO 9.391
  • ALTIN 449.976
  • ...

Bir kaç gün önce Sayın Cumhurbaşkanı İbn-i Haldun Üniversitesi açılış törenindeki konuşmasında, Türkiye’deki eğitim sistemiyle ilgili şu özeleştiride bulundu:

“Gerçek iktidarın fikri iktidar olduğunu iyi biliyoruz. Samimi bir muhasebeyle geçtiğimiz 18 yılda her alanda, tarihi eserlere ve hizmetlere imza attığımızı ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum...”

Öncelikle şu hususun altını çizelim; eğitimle ilgili yapılan bu özeleştiri duyarlı her çevre tarafında takdirle karşılandı. Ancak daha önce de Cumhurbaşkanı tarafından defalarca benzer özeleştiriler dile getirilmesine rağmen sahada bir karşılığı olmadığını hatırlatmak isteriz.

İrlandalı bir eğitmen, eğitim ile ilgili şu tespitte bulunuyor; “Değerleri önemsemeyen eğitim, insanı daha akıllı şeytan yapmak gibi bir resim veriyor.”

Evet, Eğitimin iki ayağı vardır: Biri “talim” diğeri “terbiye”dir. Talim yoluyla bilgi ve beceri teorik olarak öğretilirken, terbiye kısmında ise bu bilgi ve becerilerle sosyal hayatın huzuru için uygulanması amaçlanır.

Ancak hem Türkiye’de hem de diğer birçok dünya ülkesinde sadece eğitimin “talim” kısmı üzerinden hesaplar yapıldığı için bu eğitim kurumu fabrikasından çıkan ürünler çoğunlukla defolu ürün olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü kişi, aldığı eğitimin “terbiye” ayağından bihaber olduğu için elde ettiği bilgi ve becerilerini kişisel çıkarı uğruna harcıyor. Bu durum da doğal olarak bir sosyal patlamaya sebep oluyor.

TÜİK verilerine göre 2017 yılında hüküm giymiş suçluların eğitim durumlarına bakıldığında; en çok suç işleyenlerin ilköğretim mezunu, lise ve dengi yüksekokul mezunu olarak görülüyor. Hatta yükseköğretim mezunu olanlar, okuma yazma bilmeyenlerin birkaç katı kadar hüküm giymiş. Dolayısıyla bu veriler eğitim fabrikamızdan çıkan ürünlerin kalitesini gösteriyor.

Peki, Müslümanlar olarak eğitimde ne durumdaydık ve nasıl bu hale geldik?

Müslümanların ilk eğitimi Medine’deki Suffa ehlinin merkezinde başladı... Selçuklu’da; Nizamiye medreseleri, Osmanlıda; Süleymaniye, Selimiye ve Fatih medreseleri günümüz Üniversite düzeyindeki birer eğitim yuvasıydı. Bu eğitim yuvalarından mezun olanlar dünyayı aydınlatmış ve birçok ilim dalının kurucusu olmuştur. Ali Kuşçu, Biruni, Cezeri, Cabir bin Hayyan, Farabi, İbn-i Sina ve Pir-i Reis bunlardan sadece birkaçıdır.

Eğitimde batıya dönmemiz ile her şeyimizi kaybetme aşamasına girdik. Bu da 1700 yılların son çeyreğinde başladı ve 1856 Islahat fermanıyla da anayasada yerini aldı. İşte o gün bu gündür her yıl bir adım daha geriye gidiyoruz.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise, eğitimde artık manevi değerlerimiz tamamen kaldırıldı. Geçmiş ulema ve bilim insanlarımız ısrarla unutturulmaya çalışıldı.

Bu çerçevede; “Harf İnkılabı, Medreselerin kapatılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nun kabulüyle eğitim sistemimiz tamamen batılılaştırıldı. Bununla Müslüman toplumumuzu tamamen batı kültürüne entegre etmek istendi. Özellikle tek parti ve şeflik döneminin sonuna kadar bu uygulama tüm hızıyla devam etti.

Atılan o temeller üzerinden eğitim sistemimiz devam ettiğinden dolayı yapılan lokal müdahaleler çare olmuyor.

Cumhuriyet tarihinde en çok değiştirilen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı ve en çok bütçe ayrılan Bakanlıklardan biri olmasına reğmen, ilk düğme yanlış iliklendiği için sonuç alınamıyor.

 19 yıllık AK Parti iktidarında değişen her Milli Eğitim Bakanı “Eğitimde reform yaptık” diyor ancak sonuç yine değişmiyor. Maalesef artık eğitim-öğretim sistemimiz yaz-boz tahtasına dönüşmüş durumda.

Artık siyasi iktidar sağlam bir irade ortaya koymalı ve köklü bir reformla eğitim sistemini yeniden düzenlemelidir. Kısacası müfredat tadilatından ziyade topyekûn bir eğitim-öğretim reformu şarttır.