• DOLAR 7.413
  • EURO 9.049
  • ALTIN 442.014
  • ...

Türk siyasetinin son yüzyılı, cumhuriyetçilerle cumhurun macerasıyla geçti, geçiyor.

Halk ile cumhuriyet, birbirinden neler anladı, bir ortak paydada ne kadar buluşabildi bilemem ama “halkın fazla bir sorun oluşturmadığı; sorunun zirvedekiler arasında yaşamadığı” bir hakikat. Zirvede siyasette oynayanlar, birbirinden çok çekti, çektirdiler.

Bu da cilve-i siyaset! Bu bir kültür, zihniyet, çap meselesi..(!?) ya da toprağın verimi veya yetiştirebildikleriyle ilgili şey(ler) olabilir(!).

İşe, cumhuriyetin hâkim zihniyetinin kurucusu Mustafa Kemal döneminden başlayalım. Mustafa Kemal; çıktığı zorlu yoldaki kadrosuyla, ahkâm-ı şer’iye’nin konuşulduğu Birinci Meclis’te hemen hiç bir sorun yaşamadı. Herkesin kardeş ve eşit olduğu fırtına öncesi sessizlik vardı. İşler, camların arkasında dönse de her şey şeffaf(!) gözüküyordu.

Keşif ve teşhis dönemi olarak geçen bu dönemdeki uyum; te’dip, tenkil, imha dönemi olacak İkinci Meclis ve sonraki dönemde kalmadı; belki de kalmamalıydı. Aynı camların arkasına, sonra önüne siyah perdeler çekildi yetmedi, duvar örüldü. Asıl işler burada görüldü.

Yol arkadaşları mı? Bunların çoğu artık “fazla, hatta çok olmuşlardı.” Değişik vesilelerle; kimileri sosyal, kimileri ekonomik, kimileri askeri, kimileri de siyasi hayatın dışında kaldı! Ha! Kimileri de BM ve tüm geçerli yasaların kutsal kabul ettiği “yaşamın dışına” atılmıştı. Kalanları da acınır hale gelmişti.

“İlk yol arkadaşları;” görülen lüzum üzere “yolda bulunanlar” ile değiştirilmişti.

Vefa, yine İstanbul’da bir semtti! Aynı cephede sırt sırta savaşmış yol arkadaşlarının kimileri için siyasette yeni kavramlar türemiş, yeni ünvanlar dağıtılmıştı..

“Aman Efendim aman!/ Galiba Ahir zaman!/ Manzarası yurdumun/ Tufan Günü’nden yaman(dı)!” çünkü artık “Maymunlardan eleman….”

“Milli kahraman, vatansever, laik, çağdaş değerler, aydın; vatan haini, ihanetçi, çete, mafya, terörist, işbirlikçi; gerici, mürteci, bidon kafalı, cahil, çağdışı, yobaz…”  Bu miras, artarak, renklenerek bize doğru geliyordu.

Derken zihniyet, kendi Beyaz azınlığını oluşturuyordu; oluşturdu. Bir sorun hala duruyordu: Çoğunluk olan Zenciler… Zenci deyip geçmeyin! Çoğunluk olan, bir şekilde, istenmeyen bir zaman ve yerde mutlaka yeniden tehdit olur.

Bu tehditi yok edemeyeceklerine göre bir çözüm yolu bulunmalıydı; bulundu. Bunlardan da “iktidar olduklarında dahi muktedir olmayacak iktidarların” hesabı yayılmalıydı.

Bu, zor olmadı. “Değiştirilmesi teklif dahi yapılmayacak…” yasa ve tanımsız şeylerle, karanlık noktalara çekilerek bunlar ve sonraki nesilleri hizaya getirilecekti. Ne desem; sıkıntı yok; hizaya gelmişiz gibi…(!?)

İlk kadrodan kala kala İnönü kalmıştı. Aynı İnönü; Mustafa Kemal’e son yıllarında illallah dedirtti; son yılında da açık cezaevi yaşattı. CHF’(CHP)’yi maziye rahmet okutacak şekilde dizayn etti. Yegâne Milli Şef’ti o! Buna rağmen, yoldaşı Bülent Ecevit’in sillesini yemekten kurtulamadı; ayağa düştü.

Adnan Menderes; imalat hatası bir iktidar olarak geldiğinden, aldığı oylara rağmen idam edildi. Bu, fincancıları ürkütmenin bedeliydi..

Buna rağmen halk, bunun varislerine (Demirel’e) yol verdi. Bu farklı ama dönüştürülmüş yol, bir şekilde değişimlere uğrayarak günümüze geldi ama Demirel ile yoldaşlarının macerası da şaşırtmadı. Tek lider olarak gelen Çoban Sülü; kendi varisi olan Tansu Çiller’le anlaşamadı. Çünkü Çiller, ters kutup olan Merhum Erbakan ile yürüyordu...

Merhum Özal Dönemi, yeni umutların adresi olmuş ama kendim ettim kendim buldum akıbetine uğramaktan kurtulmadı. Özal’ın yetmeleri, Akbulut muti olsa da Mesut Yılmaz, kötü bir tercihti ve hamisine bin pişmanlıklar ve sonun başlangıcı olacak işler yaşattı. Neyse ki Özal, itibardan düşmeden merhum oldu.

Mücahit Erbakan; Menderes’le ima edilen yerlinin tam adresi olarak halkını; “Giden Şanlı Akıncının Selamı’yla” selamladı. Yılmadı, yıldırdı ama her defasında ehrimanlarla boğuştu. İlginç bir şekilde; Erdoğan ve Abdullah Gül yerine; Ahmet Tekdallara, Recai Kutanlara yol verdiyse de tabanı, bunu anlamakta zorlandı. Bu ilginçliği az anlasak da zorlanan şartlar; bir şekilde aynı dağın güllerinden(!) olan Recep Tayyip Erddoğan’a kapı açtı.

Erdoğan; her biri kendi başına da halkın terazisinde değeri olan yol arkadaşlarıyla yola çıktı. Basılmış duyguları hep biriken halk memnun, kendisi ve kadrosu da memnundu ama yine içerden sıkıntılar ve “her hareket, kendi muhalifini kendisi türetir” tezi yaşandı..

Erdoğan; yola çıktığı Gül’ü, Abdullatif Şener’i, akabinde de Davutoğlu’nu.. ve sair hemrâhlarını kadronun dışına attı. Babacan gibi kimileri de kendileri ayrıldı.

“Bu ne devrandır” bilmem ama belki de siyaset dedikleri tam da budur. “Euzubillahi mine’şşeytani ve’ssiyase…” mi? Üstad’ın; böylesi acib asır ve zeminlerde sunduğu temiz kalmanın reçetesi…

O acip makamlara yükselen çekiyor; bazan en yakınlarına da çektiriyor. Öyle bir şaraptır ki; Vahyi düstur etmedikçe sarhoş ediyor; göklere çıkarıp zemine çakıyor. Bir o kadar da bulaşıcı bir virüs(!). Müptela olanların nasırı..

“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada/ Nasırdan çektiği kadar;/ Hatta çirkin yaratıldığından bile/ O kadar müteessir değildi;/ Kundurası vurmadığı zamanlarda/ Anmazdı ama Allah'ın adını,/ Günahkâr da sayılmazdı./ Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.” Wesselam.