• DOLAR 8.468
  • EURO 10.072
  • ALTIN 497.516
  • ...

Geçen hafta yazdığımız yazıda, yeni Anayasa çalışmaları yapılırken, uyulması gereken bazı kriterlerden bahsetmiştik. Örneğin; geçmişteki Anayasalardan en çok zarar gören kesimleri göz önünde bulundurup, bu kesimlerin mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde tedbirlere başvurulabilir demiştik.

Ayrıca bu mağdur kesimlerden ilki olarak, laiklik ilkesinden zarar gören Anadolu halkının rahatlatılması gerektiğinden de söz etmiştik. Laiklik ilkesi gereği cezalandırılan ve mağdur, mahrum, mazlum ve mustaz’af bırakılan kesimlerden örnekler vermiştik.

Aslında bütün bu haksızlıkların temelinde, ilk Anayasaların kuvvetler birliği ilkesi vardı. Yani ilk meclisler yasama, yürütme ve yargı erklerini kendi bünyelerinde topluyorlardı. Özellikle İstiklal Mahkemelerinin pervasız bir şekilde davranarak, idamlara karar vermeleri, yargının bağımsız bir erk olmamasından kaynaklanmaktaydı.

İsterseniz bu hafta Anayasaların ulusalcı çizgilerinden kaynaklanan ve bu hususta mağdur, mahrum, mazlum ve mustaz’af bırakılanlardan bahsedelim.

Konunun hemen başında belirtelim ki; yeni Cumhuriyet, Osmanlı’nın çokuluslu yapısının tersine ulusalcı bir yapı ile kurulmuştu. Bu nedenle Cumhuriyet Anayasalarında Türk kelimesi çokça telaffuz edilmektedir. Böylece Türkçü bir zihniyet ile yazılmış olan Anayasa metni, diğer mevzuata da yansımıştır. Dolayısıyla tüm mevzuat ayrıştırıcı bir dile sahiptir.

Hatta bu günkü Anayasa’nın Türk Vatandaşlığı başlığı altındaki 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” ifadesi, Kürt veya bir başka halktan olan kişiler için tamamen ayrıştırıcı bir söyleme sahiptir.

Buradaki Türk kelimesinin bir ulusu değil, tüm halkları temsil ettiği şeklinde açıklamalar yapılıyor ama Diyarbakır, Mardin veya Şırnak’ta sokaktan çevrilen herhangi bir Kürdün, maddeyi okuduğunda duyduğu hissiyat önemlidir.

Ayrıca Cumhuriyet’in bu güne kadar uygulayageldiği pratikleri, söz konusu ayrıştırmayı beslemektedir. Zaten bu sürecin sonunda PKK gibi bir yapı ortaya çıkmıştır.

Şeyh Said denildiğinde, ortalama her Kürd’ün beyninde, yukarıda sıraladığımız mağdur, mahrum, mazlum ve mustaz’af çağrışımlar oluşmaktadır. Şeyh Said’in kıyam ve idamının ardından gelen Zilan Deresi ve Dersim katliamları, Kürt dengbéjlerin dilden dile aktardıkları ağıtlara konu olmuş durumdadır. Bu ağıtları dinleyen her Kürd gözyaşlarına hakim olamamakta ve atalarına reva görülenleri, kendilerine yapılmış gibi addetmektedir.

1980 darbesinin akabinde uygulanan “Kamu kurumlarında Türkçe’den başka bir dil ile konuşulamaz” yasağı, okul koridorlarında Kürtçe konuştuğumuz için öğretmenlerimizden çokça dayak yememize neden olmuştu.

Günümüzde dahi Siyasal Partiler Kanunu’nun 81. maddesinin “c” bendi, siyasi partilerin “Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanamazlar; Türkçe'den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.” şeklinde olması bir mağduriyete sebebiyet teşkil etmez mi?

Sonuç itibariyle; Anayasa’nın ayrıştırıcı mevcut dilden arındırılması, yukarıda örneğini verdiğimiz Siyasi Partiler Kanunu gibi diğer mevzuatı da olumlu yönde etkileyecektir. Böylece başta Kürtler olmak üzere tüm halkların kırık gönüllerinin alınmasının yolu açılacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları