• DOLAR 7.761
  • EURO 9.115
  • ALTIN 475.11
  • ...

Belki onlarca kez bu köşeden dile getirdik. Yine yazalım. Bu ülkesinin esas sorunlarından biri; bizim kalıbımıza uymayan, örfümüzle uyuşmayan yasaların, Batı’dan ithal edilmesidir. Daha büyük bir garabet ise; bu yasaların virgülüne dahi dokunulmadan, kes kopyala yapıştır mantığı ile getirilmesidir.

İstanbul Sözleşmesi denilen metin de bu şekilde Batı’da hazırlanmış ama İstanbul’da imzaya açılmış bir metindir. Sözleşme iyice irdelendiğinde, bizlerin kültür ve örfü ile uyuşmayan bir sürü maddeyi içerdiğini görebiliriz.

Örneğin; mahkemelerin bu sözleşmeye dayalı mevzuata dayanarak, bolca evden uzaklaştırma tedbir kararı aldıklarına şahit oluyoruz. İstanbul Sözleşmesinin en önemli destekçisi olan Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), bu hususta kendisini şöyle savunmaktadır: Aile içi tartışmalarda, kadın baskı ve şiddet görmekte ve genellikle bu durumu ifşa etmemekte, gizli tutmaktadır. Ancak iş tehlikeli bir hal almaya başladığı zaman, durum mahkemelere intikal etmekte, hâkimlerin önünde yeteri kadar vakit olmadığından, erkeği evden uzaklaştırma kararı almaktadırlar.

Tabi bu bir tedbir kararı olmakla birlikte, tehlikeli olabilir diye erkeği potansiyel suçlu olarak görmeye dayalı tahmini bir karardır. Peki, bu tür bir kararın ardından erkeklerin neler yaşadıklarını biliyor muyuz?

Avrupa’da evden uzaklaştırılan erkek için bu durum çok normaldir. Hatta çevresi de kendisiyle aynı normallikte olaya yaklaşmaktadırlar. Ama ülkemizde böyle midir? Avrupalı için vakayı adiyeden sayılan bu durum, bizler için ayıpsanmakta ve erkek utanç vesilesi olur diye en yakınlarının evine dahi gitmemektedir.

Dışarıda, otel odalarında veya arabanın içinde geçirilen geceler, ailenin birlikteliğine ne kadar hizmet etmektedir? Empati yapalım ve her gün gittiğimiz yuvamıza gidemediğimizi varsayalım. Aile sırlarını dışarıya yansıtmamak için, bir yakınımızın veya başkasının evine de gidemiyoruz. Evinize gitmeye kalkıştığınızda bir üst ceza ile karşılaşacağınızı biliyorsunuz. Kısacası içinden çıkılmaz bir hal. Maalesef böyle bir durumu yaşayanların bir kısmı istenmedik hareketler içerisine girebiliyorlar. Bazen kendisinin ölümü veya aile bireylerinden birine zarar verme şeklinde gelişen bu durumun ana sebebi, bu örfümüze uymayan sözleşme mevzuatıdır.

Tabu iş bu kadarla da kalmıyor. Özellikle sözleşmenin tanım bölümünde yapılan tanımlamalar tehlikeli bir hal arz etmektedir. Örneğin “toplumsal cinsiyet” diye bir ibare var ne idüğü belirsiz. Bu ibare; cinsiyetin erkek ve kadın olarak doğuştan gelmekten ziyade, daha çok toplumun şekillendirdiği ve sonradan karakter kazandığı bir izlenim veriyor.

Ayrıca “Sözde” kelimesi iki yerde kullanılıyor ki, PKK ve HDP jargonuna benzer bir içerik ile namus kavramı küçümsenmektedir. HDP’nin sosyal faaliyetlerinde “Namus, toplumsal kâbus” sloganını kullandığını daha önceki yazılarımızda belirtmiş ve bu durumun örfümüzle ne kadar çeliştiğini yazmıştık.

Şimdi sözleşmenin 12. madde 5. bendi ile 42. maddesine birlikte bakalım. Madde 12/5’te “Taraflar kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde “namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar” denmektedir. 42. maddede ise; “Taraflar bu Sözleşme kapsamında kalan şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesinden sonra başlatılan ceza davalarında kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus”un gerekçe olarak öne sürülmesinin önlenmesini temin etmek üzere, gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır” ifadesi yer almaktadır.

Bizlerin örfünde esaslı bir yer teşkil eden “Namus” kavramının önüne, “Sözde” kelimesini getirerek, bu kavram basit, bayağı hale getirilmektedir.

Aslında söylenecek çok laf var. Ama AK Parti yetkililerine şu hatırlatmada bulunarak köşemizi kapatalım: Sizlerin beyaz dediğine kara diyen CHP, İYİ Parti ve HDP, İstanbul Sözleşmesinin yılmaz destekçileri arasında yer almaktadırlar.

Muhalefetin bu desteği, neden İstanbul Sözleşmesine karşı olmamız gerektiği hususunda yeteri kadar bir fikir vermelidir.