NATO üyesi miyiz, NATO ülkesi mi?

Bugün ve yarın Brüksel'de yapılacak NATO Zirvesi, Türkiye-NATO ilişkileri açısından maskeli balo şeklinde olacaktır. Bu vesile ile Türkiye-NATO ilişkileri ve Avrasya-Suriye sahasındaki küresel hesaplaşmalara dair şu hususlara değinmekte fayda görüyorum.

Küreselleşen, globalleşen ya da küçük bir köy haline gelen dünyada kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla beraber siyaset arenasında algılar, olgulardan daha çok ön plana çıkmaya başladı.

Buna bağlı olarak özellikle ülkelerarası gelişmeler asırlık belki de milenyumluk tarihi arka plandan yoksun, yüzeysel ve medyanın güncel diliyle değerlendirilmektedir.

Bu sanal gerçekliğin kurucuları, global bir etki alanı oluşturarak stüdyo ortamlarında hazırlanmış senaryolarla dini, milliyeti, cinsiyeti ve aidiyeti birbirinden çok farklı milyonlarca insanı konsolide edebilmektedir.

Bu kitleler bazen aynı hedeflere yönlendirilirken bazen de karşı karşıya getirilip çatıştırılabilmektedir.

Ayrıca bu sanal güç sahipleri, küresel ajandalarındaki hedeflerle örtüşen yerel dinamiklerden özgürlük ihtiyacı doğurabilmekte ve bu ihtiyaç üzerinden küresel-şeytani planlarını tıkır tıkır işletebilmektedirler.

Suriye meselesi başta olmak üzere, İslam coğrafyasında ve kısmen de Baltık ülkelerinde yaşanan son karışıklıklara bu perspektiften bakmak gerekir.

Kitle iletişim araçları ve ileri düzey teknolojiyle ultra donanımlı stüdyolarda çok profesyonel aktörlerle oluşturulmuş algılar üzerinden, bilgi birikimi zayıf ve uzmanlıktan yoksun toplumlar tutarsız ve çelişik senaryolarla adeta esir alınmaktadırlar.

WhatsApp, Facebook, Telegram, Twitter gibi sosyal medya araçları üzerinden inanç, ideoloji, arzu ve ihtiyaç şeması çıkarılarak kitlelerin adeta gen haritası çıkarılmakta ve bahse konu profesyonel şeytani mekanizmalar işletilerek toplumların iradelerine ipotek konulmaktadır.

Çıkarı ilahlaştıran, paraya adeta tapan Batılı güçlerin bu sosyal medya araçlarından para almaması ise hiçbir şekilde insanlığa hizmetle açıklanamaz.

ABD ve israil eksenli Büyük Ortadoğu Projesi(BOP), Suriye'de merkezi hükümeti zayıflatarak üniter yapının özerk yapılara bölünmesini hedefledi.

Türkiye, İran ve Rusya'nın jeopolitik çıkarları ise Suriye'nin toprak bütünlüğüne dayanmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye, Rusya ve İran yakınlaşması bu iki yaklaşım arasındaki çıkar çatışmasından kaynaklanmaktadır. Yani stratejik değil, taktikseldir.

NATO, ABD liderliğindeki kapitalist ülkelerin Sovyet-Rusya öncülüğündeki sosyalist modele karşı korunmasını esas alır.

Stalin dönemi Sovyet dış politikasının yayılmacı karakteri bu tehdit algısının başat nedenidir. Türkiye'nin 1952'de NATO'ya girmesinin esas nedeni de bu tehdit algısından başka bir şey değildir.

Hakikate gelince, Türkiye'nin Sovyet-Rusya tehdidinden kaynaklı güvenlik merkezli endişeleri ile NATO'ya girmesi, tam anlamıyla bir “yağmurdan kaçarken doluya tutulma” hikayesidir.

Çünkü NATO şemsiyesi altındaki süreç içerisinde Türkiye, bağımsızlığını ve egemenliğini büyük ölçüde yitirecek hale gelmiştir. Devlet ve iktisat kurumlarının tamamı ABD güdümündeki NATO ekseninde şekillendirilmiş ve bu şekillendirme, dayatma şekline dönüşmüş; bu dayatmaya karşı aykırı bir seçeneğe dahi tahammül edilmeyerek ‘içerdeki NATO'cu çocuklar' aracılığı ile bu aykırı sesler, en az 4-5 kez askeri darbeler marifetiyle tamamen kısılmıştır.

Bu durum beraberinde Türkiye'nin değerlerinden koparak tamamen NATO'ya eklemlenmesi gibi bir sonuç doğurmuştur.

Bu yönüyle Türkiye diğer ülkelerden farklı olarak bir NATO üyesi olmaktan ziyade bir ‘NATO ülkesi' haline gelmiştir.

Yani, Ortadoğu denilen İslam coğrafyasında ABD emperyalizmi lehine girişilen her emperyalist dizaynın operasyon merkezi haline gelmiştir.

Ülke içerisinde NATO ile uyumlu örgüt ve yapılar her türlü açık ya da örtülü NATO desteği ile palazlandırılırken, Türkiye'nin NATO'daki varlığına karşı çıkan örgüt ve yapılar, içerdeki bu NATO destekli yapılar eliyle vicdansızca yok edilmek istenmiştir.

15 Temmuz gerçeği ve köprünün altından akan bu kadar suya rağmen, devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinin STK, örgüt ve yapılara hala bu pencereden bakmaya devam ediyor olması, NATO'cu refleksin bizatihi kendisidir.

Ayrıca 1952'den 1970'li yılların sonlarına kadar MİT çalışanlarının maaşlarının NATO askeri gücü CIA tarafından verildiği gerçeği, ülkenin askeri, istihbari ve bürokratik kuruluşlarında NATO'nun yarım asrı aşkın nüfuzunun kırılmasının uzun yılları alabileceğini göstermektedir.

Türkiye'nin son dönemlerde özellikle Münbiç meselesinde ABD ile tekrar masaya oturarak uzlaştığını deklare etmesi ve yeni sistemin kurucu başkanı Sn. Erdoğan'ın Brüksel'deki NATO zirvesine ‘Başkan' sıfatı ile yaptığı ilk konuşmada özel bir önem atfetmesi, Başkanlık sisteminde de NATO'ya bakışta çok ciddi bir değişimin olmayacağını ortaya koymaktadır.

Türkiye-Avrasya, Türkiye-Rusya ve Türkiye- İran ilişkilerini bu tarihsel arka plan ve gerçeklikten bağımsız bir şekilde ele almak, hem yanlış tespitlere hem de hayal kırıklıklarına sebebiyet verecektir.

15 Temmuz sonrası ülkede yerli ve milli tasarımların inşa edileceği beklentisi içine girenlerin yaşadığı hayal kırıklığı gibi.

Türkiye'nin Rusya, İran veya Avrasya Paktı'na NATO'ya rağmen bu kadar cesur yaklaşmasının altında Rusya-ABD çekişmesi kadar NATO adına Türkiye üzerinde nüfuzunu kurumsallaştıran İngilizlerin Amerikalılarla yaşadıkları rekabet ve çelişkiler de önemli bir yer tutmaktadır.

Haddizatında israil ve ABD'ye yönelik restleşme ve öfkeli tutumların Birleşik Krallık'tan esirgenmesi meseleyi özetler niteliktedir.

NATO-Avrasya hesaplaşma alanına dönüştürülen Suriye meselesinde yedi yıl önce teorik olarak söylediğimiz şu husus artık çok feci sonuçları olan fiili bir duruma dönüşmüştür:

ABD ve NATO hiçbir zaman Esed'i devirmek istemedi. İsteseydi Saddam gibi Kaddafi gibi onu da devirebilirdi.

Çin, Rusya ve İran'ı çevrelemek isteyen ABD, Avrasya coğrafyasında kontrollü kriz alanları oluşturmak istedi. Siyonist işgalcinin güvenliği ile yeraltı-yerüstü zenginliklerimizi gasp etmeyi merkeze alan bu projenin 2001 Eylül'ünden bu yana devrede olduğunu söyleyebiliriz.

Rusya bütün bu gerçeklerden haberdar olarak bir taraftan Türkiye'nin ABD/NATO ile yaşadığı tarihinin en büyük krizinde Türkiye'den azami derecede istifade etmeye çalışırken diğer yandan da PYD'ye ABD'nin tek seçenek olmadığı mesajını vererek Türkiye'ye tam olarak güvenmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bize göre ise Türkiye'nin asıl gerçeği, yani ana mecrası Doğu'dur.

Batı'dan kendisini soyutlamadan, Batı'ya karşı kendisini müstemleke konumundan çıkararak hem inanç hem siyasi hem iktisadi hem de sosyo-kültürel anlamda ne NATO'cu ne de AB'ci olmasını gerektirecek hiçbir şey artık kalmamıştır.

Medeniyet ve hayatın kaynağı olan Güneş'in Doğu'dan doğduğu gerçeğine artık daha fazla gözünü kapatmamalıdır!

 

Görüş ve Önerileriniz için...


Yorumlar Yükleniyor..