• DOLAR 8.723
  • EURO 10.371
  • ALTIN 499.954
  • ...

Akıl sözcüğü, akele kökünden gelen mastardır. Sözlükte; engellemek, alıkoymak ve bağlamak manalarına geldiği gibi düzenlemek ve disipline etmek manalarına da gelir. İsim olarak ise; idrak, diyet, muhakeme yeteneği ve kavrayış anlamlarına gelir. (Hüseyin K. Ece, İslam'ın temel kavramları: 38)

Akıl, Allah'u Teala'nın insan oğluna bahş eylediği en büyük nimetidir. Bu nimet, bilgi edinmeye yarayan ve bilgiyi değerlendiren güçtür. Bu anlamıyla akıl, düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir.

Bu her iki anlamından hareketle denilebilir ki, akıl; ilimle insanı koruyan, kale içerisine alan, insanı mahveden yollara sürüklemekten alıkoyan ruhi bir kuvvettir. İnsandaki zekayı yöneten akıldır. İnsanın dışında diğer canlılarda da anlama kabiliyetleri varsa da bunu yönetecek kabiliyetleri olmadığı için onlara akılsız varlıklar denmektedir.

Kur'an-ı Kerim'e göre insanı insan yapan, onun tüm fiillerine anlam kazandıran, Allah'ın emirleri karşısında yükümlülük altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır. Aklı genellikle fiil halinde kullanan Kur'an-ı Kerim, akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekmektedir.

Akıl, kalbin bir faaliyetidir. Kişi, kalbinin bu faaliyeti sayesinde bir şey hakkında bilgiye ulaşır, o şeyle alakalı özellikleri korur, elde ettiği bilgileri inceler, yerine göre hatırlar, o şeyle ilgili şahitlik yapacak kadar kesin bir bilgiye kavuşur.

Akıl kalp ve beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur; ki insan bunun sayesinde duyu organlarıyla hissedemediği şeyleri anlar. Akıl, insanda bulunan manevi bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde eşyanın mahiyetini kavrar. Akıl insanın düşünme, bilme, davranışını belirleme, denetleme ve yargılama kabiliyetidir. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayrıt etmesi ile ilgili faaliyetidir. Kendisinde bu özel kuvvet olduğu için, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur.

Akıl, çevremizdeki her şeyin özelliklerini tanıyan, idrak eden bir kabiliyettir. O insana verilmiş bir manevi kuvvettir. Bir başka ifadeyle o insana verilmiş bir ışıktır. Bu ışık sayesinde insan, çevresinde olup bitenlerden haberdar olur, faydalı şeyleri anlar, zararını idrak eder, bilgileri kalpte korur. İnsan bu manevi güçle gerekli teorik bilgileri elde eder.

Akıl gücü, insana doğuştan verilen bir yetenektir. Kişi ergenlik çağına ulaşınca bu güç olgunlaşır. Yaş ilerledikçe zekâ ve hafıza zayıflayabilir, ama akıl gittikçe elde ettiği tecrübe ve birikimle daha da çoğalır. Akıl gücü insanlarda eşit değildir, farklı farklıdır.

Akıl zanna değil, yakîne itibar eder. Yakin, şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam ve kesin bilgi, doğru ve kuvvetle bilmek demektir. Zan ise, sanma, tahmin etme, ihtimale göre hükmetme, şüphe ve tereddüt demektir. Yani, doğruluğu kesin olarak bilinmeyen bir şeyi doğru saymak, acele ve peşin yargılara saplanmak, kalabalıklara, geleneklere, körü körüne uymak aklı saptıran zan yollarıdır.

"Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz." (Yunus: 36)

İnsan, her zaman için her meselede yakine tabi olup zannı yakin yerine kabul etmemeye dikkat ederse, yanlışlığa düşmez. Her zaman ve her konuda yakine ulaşamayabilir, zan ve ihtimale zorunlu olarak uyabiliriz. Ancak zannı ve ihtimali yerinde kabul etmeli, bunları kesin doğrular olarak sunmamamız gerekir.

Kur'an-ı Kerim, bu konu üzerinde titizlikle durmaktadır. İnsanın en büyük fikri uçurumunun yakine, kesin gerçeğe varmadan zan ve ihtimal peşine düşülmesi olduğunu belirtiyor. Resulüllaha ve dolayısıyla tüm müminlere hitaben şöyle buyuruyor:

"Eğer yeryüzünde bulunan insanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz ve ancak yalan konuşurlar." (Enam: 116)

"Hakkında bilgi sahibi olmadığın (hakikatine varamadığın) bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsra: 36)