• DOLAR 9.262
  • EURO 10.792
  • ALTIN 526.391
  • ...

Dün sabah kahvaltıda tanıştığımız ‘Afganistan’ın son 50 yılı’ kitabının yazarı Afgan Seyyid Nebi Nebil, Amerikan işgaliyle birlikte bir önceki yönetimli Afganistan’da yakın zamanda 15 camia ve hareketin de içinde bulunduğu 72 parti ve 4500 STK’nın kurulmuş olduğunu ve çoğunun dış güçlerce fonlandığını belirterek işgalcilerin kaçmasıyla tüm bu STK ve partilerin de birden bire ortadan kaybolduğunu ifade ederek, bu toprakların boyun eğmeyi kabul etmediğini, üç imparatorluğu (İngilizler, Ruslar ve Amerikalılar) yenilgiye uğratacak güce ve dirence sahip olduğu tespitinde bulunması değerliydi.

Son süreci bir cümleyle özetleyen Afgan yazar, ‘Taliban, işgalci Amerika’nın 20 yıllık işgalinde kurduğu düzeni 20 günde yerle bir etti. Yani her iki işgal yılı bir güne denk geldi.’ Müthiş bir tespit...

Kahvaltı sonrası dışarı çıkıyoruz. Bugün, Başkent Kabil’in orta yerinde bulunan yüzlerce bez parçalı çadırları gezmek için yeni şehir parkına geliyoruz. Parktan içeri adım atar atmaz; sefaleti, dramı, acıyı ta yüreğinizin en derin yerinde hissediyorsunuz. Bu parkta yaklaşık 500 aile yaşıyor. Bayağı büyük bir park. Parkın içerisinde biraz dolaştıktan sonra fark ediyoruz ki, kim hangi bölgeden gelmişse birlikte aynı mıntıkada kalıyor. Yani öbek öbek küçük mahalleleri andıran yaşam alanları oluşturmuşlar. Tabi bez parçalarından...

Biz genel çekim yaparken çocuklar etrafımıza doluşuyor. Ardından 60 yaşlarında bir amcaya kamerayı çevirip halini hatırını soruyoruz. Burada ne işleri olduğunu, durum vaziyetlerini, neden bu çadırlarda kaldıklarını sorduğumuzda ‘Savaşta evimiz yıkıldı, gidecek yerimiz yok, ondan dolayı burada kalıyoruz, mağduruz’ diye kısık bir sesle cevap veriyor. Yılların verdiği yorgunluk ve uzaklara bakan bakışları, hayattan hiçbir beklentisinin kalmadığını anlatıyor.

Biz bu amcayla konuşurken bir bayan yanımıza geliyor. O da aynı dertten muzdarip. Çoluk çocuk burada perişan olduklarını, kimsenin kendilerine yardım etmediğini ifade ederek çatışmalardan kaçtıkları köylerine, evlerine dönecek, yiyecek bir lokma için harcayacak paralarının olmadığını belirterek böyle yaşamaktansa ölmenin daha evla olduğunu yürek yakan bakışlarıyla anlatıyor.

Tabi etrafımız yavaş yavaş kalabalıklaşıyor. Engelli yaşlı bir teyze konuşmaya başlıyor. O da benzer sorunlardan bahsediyor. Yardım kuruluşları nerede, Müslüman ülkeler nerede, neden kimse bize yardım etmiyor diye yakınarak hemen yanı başımızdaki bir çadırda oturan iki kız çocuğu ve bebeği işaret ederek bunlar yetim. Annelerinin sütü yok bebeğine verecek, bunların günahı ne. Neden herkes duyarsız diyerek yüreğimizi parçalıyor. 

Afganistan büyük bir savaştan çıktı. Halk savaş ve çatışmalardan öyle bıkmış ki dünyanın neresi olsa gitmeye hazır vaziyette. Bu parkta yaşayanların durumu da biraz öyle. Kimi işgalci güçlerce köyleri evleri bombalanmış, kiminin ise hem işgalciler ve bir önceki hükümet güçleri ile Taliban arasındaki çatışmalardan kaçarak Kabil’e sığınmışlar. Taliban’ın yönetimi devraldıktan sonra bir şeylerin değişip değişmediğini soruyoruz. “Evet” diyor biri, “İyiler, bize karışmıyorlar. Hatta parkta uyuşturucu müptelası kişileri buralardan temizlediler, çoluk çocuğumuzla güvende kalabiliyoruz ancak bu bez çadırlarda güvende olmak ne kadar mümkün? Görüyorsunuz işte”, diyerek ortada olan gerçekliğe dikkat çekiyor.

Diğer yandan Taliban’ın, yönetimi ele geçirmesi ve ülke genelinde emniyeti sağlaması ve dahası ülkeyi yeniden inşa ederek İslam adaletini tesis edeceğini deklare etmesinin verdiği güven, halkta bir rahatlama meydana getirmiş durumda. Ancak yine de on yıllardır süren savaş sürecinde doğan, büyüyen neslin aklında acaba ‘başarabilecekler mi? Bir iç çatışma çıkar, savaş devam eder mi’ diye gizli gizli bir tedirginlik de var.

Başka çadırlardan da geldiğimizi duyan kamp sakinlerinden birileri bizi kendi kaldıkları yere davet ediyorlar, bizi de çekin görsünler halimizi diyorlar. Onları da dinliyoruz. Hepsinin derdi birbirine benziyor. Yiyecek sıcak bir kap yemekleri olmayan bu insanlardan kiminin evi yıkılmış, gidecek bir evi yok, kiminin ise çıktığı köyüne dönecek parası... Müsaade isteyip, yüreğimiz buruk bir şekilde oradan ayrılıyoruz. Özetle anlatmaya çalıştığım röportaj detaylı bir şekilde Rehber TV ve gazetemiz Doğruhaber’de çıkacak inşallah.

İnsani yardım kuruluşları ve komşu Müslüman ülkeler, yeni kurulan ve devlet alt yapısı çökmüş, bankaları boşaltılmış, var olan tüm sermaye ve zenginlikleri çalınmış savaş yorgunu Afgan halkına yardım elini uzatmalı. Kurulan İslam Emirliği, devlet olarak tanınarak ekonomik, siyasi ve askeri anlamda işbirliği anlaşmaları imzalanmalı. Hatta Afganistan’ı ilk olarak, Afgan halkının dilinden düşürmediği Türkiye tanımalıdır. Burada kimin ağzını açıyorsanız ya kardeşi, ya abisi ya babası ya da farklı bir akrabası Türkiye’de yaşıyor ve çalışıyor. İki halkın geçmişe dayanan çok derin bir tarihi birlikteliği ve her şeyden öte İslam kardeşliği bulunuyor.            

Öğleyin, daha önceden bizi evine yemeğe davet eden mihmandarımız Nimetullah Hocanın evine misafir oluyoruz. Bir önceki izlenimde Nimetullah Hocayı tanıtmıştım. Kendisi de Rus işgali yıllarının mücahidlerinden... Rus işgali döneminde ailesinden yedi kişiyi, üçünü tankların altında parçalanmak üzere şehid vermiş. İlmi, hikmetli davranışı, yardımseverliği ve davetçi kişiliği, bir Müslümanda olması gereken en önemli özelliklerden. İkram ettikleri Afgan pilavının lezzeti gerçekten güzeldi. Yeşil çay eşliğinde güzel bir sohbetten sonra bizi kaldığımız otele bırakıyor.

Çantamızı odaya bırakıp Bekir Hocayla akşam namazı için kaldığımız otelin yakınındaki Camiye gidiyoruz. İçeri girdikten sonra caminin sağ tarafında Kur’an okuyan, yaşları 10 ile 17 yaşları arasında değişen gençler var. Cemaatle namazımızı kıldıktan sonra yanlarına gidiyoruz. Hal hatır sorma derken tanışıyoruz. Gençler, bu camide 15 kişi olduklarını, hafızlık eğitimi aldıklarını ve kiminin okula gittiğini ancak kiminin ise okula gitmeyip camiye geldiğini bir çırpıda anlatıyorlar. Okudukları Kur’an’ın nuru simalarına yansımış. Biraz sonra 15 yaşındaki gençlerden biri kalkıp yatsı ezanını okuyor ve cemaatle namaza durup Allah’ın (C.C) huzuruna varıyor, huzur buluyoruz. Camiden çıkarken aklımdan geçenler; savaşa, fakirliğe, kargaşaya rağmen Kur’an eğitimlerinden, hafızlıktan geri durmayan ve İslam’ı bildikleri kadarıyla yaşamaya çalışan bu insanları kimsenin kolay kolay yıkamayacağı...

Kaldığımız otele doğru giderken yanından geçtiğimiz, önünde barikat olan arkasında silahlı Taliban askerlerinin yere serdikleri bir kilim üzerine dönüşümlü namaz kıldıklarını görünce selam veriyoruz. Türkiye’den geldiğimizi ve gazeteci olduğumuzu belirtince ilgi iki katına çıkıyor. Birlikte fotoğraf çekiyoruz. Cana yakın tavırlarıyla bizimle alakadar olan Esil adlı genç Taliban askeri, ‘Benim amcaoğlu da İstanbul’da çalışıyor diyor’ ve hemen görüntülü olarak amcaoğlunu arayarak bizi konuşturuyor.

Bekledikleri yerleşkenin ne olduğunu soruyoruz; Serendval, diyorlar. Farsça bilen Bekir Hoca da Serendval’in ne olduğunu anlamayınca. Hemen telefonla mihmandarımız Nimetullah Hocayı arıyoruz. ‘Hocam, Serendval diye bir yerdeyiz, bunun anlamı ne, burası neresi.’ diye sorar sormaz Nimutullah Hoca biraz da telaşla; ‘Ne işiniz var orada, mahkemeye mi düştünüz’ diye sorumuza soruyla cevap verince ‘yok yok’ deyip bir sıkıntının olmadığını belirtip telefonu kapattıktan sonra katıla katıla gülüyoruz. Meğer burası Adliye binasıymış. Müsaade isteyip oradan ayrılıyoruz.

Saat daha akşamın 21.30’u. Sokaklar kapkaranlık. Buralarda sokak ve caddeleri aydınlatacak lambalar yanmıyor. Yürüdüğümüz, merkezi konumdaki caddede ise açık kalmış bir iki dükkanın ışığı ve tek tük geçen araba farları yanıyor. Biz de oyalanmadan kaldığımız otele dönüyoruz.

Sonuç olarak; Afgan halkını bu hale düşüren başta batılı güçler ve zalim kukla rejimlerin, on yıllar geçse de amaçlarına ulaşamadıklarını, bu son süreç ortaya koymuş oldu. Ülkelerini işgal edebilirler, evlerini yıkabilirler, canlarını alabilirler; ama yürekten iman eden bu insanları yenilgiye uğratmak kolay değil. Görüştüğümüz Afganlar ve Taliban yetkilileri de bu durumu teyit eder açıklamalar yapıyor; ‘Onların tankları ve uçaklarına karşı Allah’ın yardımıyla imanımız galip geldi’ diyorlar.

Şehadetle taçlandırılan ölümü, ölümsüzlüğe bir geçiş olarak gören iman dolu yüreklere kim ne yapabilir ki...