• DOLAR 13.483
  • EURO 15.365
  • ALTIN 771.98
  • ...

Kanada’daki kilise olayının yankıları devam ediyor. Ama ortada büyük bir vahşet tablosu olduğu halde dünya gereken refleksi ortaya koymuyor. Çok büyük bir hadise, sadece aktüel boyutu ile ele alınmaktadır. Aslında bu olay üzerine Batı’nın kendi kültür külliyatı, kodları, genleri ve tarihi ile yüzleşmesi gerekir. Bu olay, bir eleştiri ve kritik zemini olmalıdır. Çünkü bu olay münferit bir vaka değil, Batı’nın makyajsız gerçek yüzüdür. Aliya’nın deyişi ile Batı hiçbir zaman medeni olmadı. Mazlum kanı ile vaftiz olma ve çapulculuk Batılıların genetik kodlarında mevcuttur.

Kiliseye gelince; Batının kanla vaftiz olma seremonilerinin en önemli ileri karakolu ve saç ayağı olmuştur. Kilisenin, Kıta Avrupası’nda bile imza attığı korkunç katliam ve vahşet hatırlanacak olursa, başka yerlerde yapmış olduğu vahşeti tahayyül bile edemeyiz.

Kilise ve vahşet kelimeleri bir araya gelince ister istemez aklımıza gelen üçüncü kelime engizisyon mahkemeleridir. Kendilerinden farklı mezhepten olan dindaşlarına uyguladıkları akıl almaz vahşet ve katliamlar, kilise kurumunun aslında hiç de masum olmadığını; hatta vahşetin merkezinde yer aldığını göstermektedir. Katolikler, başta Protestanlar olmak üzere farklı mezhepten olan on binlerce insanı canice işkencelerle katlettiler. Kilise papazları, o dönemde ve sonraki birçok zamanda bir din adamı kimliği ortaya koymak yerine, her birisi acımasız birer cellat ve işkenceci olmayı tercih etti.

Başta Müslümanlar olmak üzere, diğer milletlere karşı kilisenin uyguladığı veya ön ayak olduğu vahşetlerin anlatımında kelimeler kifayetsiz kalıyor.

Haçlı seferleri esnasında kilise tarafından katliama ve vahşete motive edilen, işleyecekleri vahşete karşılık kendilerine cennet vaat edilen şövalyeler ve çapulcular, tarihteki en büyük katliamlardan birisine imza attılar. Batılı bir tarihçinin ifadesi ile belki yüz binlerce kişi katledilmiş ve katledilen mazlumların kanının atların dizlerine ulaştığı kayıtlara not düşülmüştür. Bu vahşetin baş sorumlusu kilise olmuştur.

Bütün sömürge ve işgal faaliyetlerinin ön cephesinde hep papazlar ve misyonerler oldu.

Bir yere girdiklerinde hem oradaki direnci kırmak hem de Avrupalı askerleri vahşete motive etmek için daima din kullanıldı. Bir Afrikalının deyişiyle;  Batılılarla ilk karşılaştıklarında onlarda altın, Batılı misyonerlerin elinde ise İncil vardı. Günün sonunda gözlerini açtıklarında kendi ellerinde İncil, Avrupalıların elinde ise kendilerine ait talan edilen altınlar olduğunu gördüler.

Amerika kıtasında katledilen ve soykırıma uğratılan yerliler, Batının günahı olarak kıyamete kadar hatırlanacaktır. Ya Belçikalıların katlettiği 10 milyondan fazla Kongolu, Fransa’nın katlettiği 1 milyondan fazla Cezayirli, Köleleştirilen milyonlarca Afrikalı ve Avustralyalı Aborjinler…

Avrupa’nın göbeğinde katledilen Boşnaklar, soykırıma uğrayan Endülüs Müslümanları…

Hollandalıların, Portekizlilerin, İspanyolların, İngilizlerin katlettiği mazlumlar…

Hangi birisini sayalım, bilmem ki…

İslam dünyası, insanlık ve medeniyet adına Batı’nın katliamlarını gündeme taşımalı ve mahkûm etmelidir. Daha sonra, akademik zeminde başlayan bu sorgulama daha ileri bir safhaya taşınmalı ve Avrupalıların zalimce eylemleri sonucu mağdur edilen insanların haklarının iadesi ve talan edilen malları gündeme getirilmelidir.

Mesela bağımsız olduğu iddia edilen Afrika ülkelerinin büyük çoğunluğundan hala Fransa’nın almış olduğu sömürge vergisi ile işe başlanabilir. Zamanında Fransa’nın yapmış olduğu katliamlar ve bu güne kadar çaldıkları yetmiyormuş gibi, her yıl bu ülkelerden yüz milyarlarca dolar sömürge vergisi alınmaktadır.

Batının vahşetleri ve insanlığa karşı işlenen suçları gündemde tutulmalı ve somut neticeler doğuracak şekilde mahkûm edilmesi için çalışılmalıdır.