• DOLAR 8.44
  • EURO 10.252
  • ALTIN 498.48
  • ...

Ülkeler, değişen şartlara göre siyaset yapıp strateji belirliyorlar. Bazen düşman olan devletler, şartların değişmesi ile biri birlerine diplomasi elini uzatabiliyorlar. Hatta var olan gerilim ve hasımane tutum, hiç olmamış gibi yok sayılabiliyor. Bu süreç bezen yıllar sürebiliyor. Ama dengeler değiştiğinde birçok kesim bu politik makas kırmanın mağduru oluyor. Tarihte ve günümüzde bu anlamda birçok acı ve ibretlik örnekler yaşanmıştır.

Devletlerin dini, düşmanlığı ve dostluğunun olmadığını; ancak çıkarlarının belirleyici etken olduğunu tecrübe ile müşahede ettik. Bu yüzden devletlerin dostluk ve düşmanlıklarına bel bağlamamak lazımdır. Çünkü hiç beklenmedik bir anda yüz üstü bırakılabilirsiniz.

Birçok ülkenin bu konuda sicili kabarık olduğu gibi Türkiye’nin geçmişinde de bu ayıplara çokça rastlamak mümkündür.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ruslara teslim edilen 146 Azeri sığınmacı sadece bunlardan bir tanesidir.  Stalin’in zulmünden kaçan ve Komünistlerin Azerbaycan’ı işgalini reddeden, başta okumuş kesim olmak üzere bir grup sığınmacı Türkiye’ye sığınır.  Daha sonraki dönemlerde Komünist Ruslar ile yaşanan ilişkiler neticesinde bu mazlum insanlar, Boraltan köprüsü üzerinden geçirilerek Ruslara teslim edilir, yani bile bile ölüme gönderilir. Sınırın diğer yakasına geçer geçmez bu mazlum insanlar oracıkta kurşuna dizilip katledilirler. Türkiye’ye güvenerek sığınan bu mazlum insanlar, politik bir ihanetin kurbanı olurlar.

Türkiye, kendine sığınan ve aslında kendi düzen ve birliği için tehdit oluşturmayan on binlerce kişiyi Amerika’ya teslim etti. Bizatihi birçok politikacı bunu övünç ile anlatmıştır.

Ülkemize sığınan Çeçen kardeşlerimiz, bu topraklarda peş peşe katledildiler. KGB, elini kolunu sallaya sallaya İstanbul’un orta yerinde birçok eski Çeçen komutanı şehit etti. Oysa onlar, burayı evleri gibi güvenli biliyorlardı. Oysa misafir namus idi. Biz bu kardeşlerimize sahip çıkamadık. Ya da devletlerarası pazarlıkta bu mazlum sığınmacıları kurban olarak vermekte herhangi bir beis görmedik.

Çin’in ticari ve askeri gücünden çekinerek Doğu Türkistanlı kardeşlerimize sahip çıkamadık. Asrımızın en büyük zulümlerinden birisini yaşayan bu kardeşlerimizin sesi olamadık. Bu mazlumların derdine ortak olmak bir yana, bize sığınanlardan bazılarını sözde o ali(!) çıkarlara kurban ettik. Çin’e farklı bahanelerle teslim edilenler, ya idam edildiler ya da onların çoğundan bir daha bir haber alınamadı.

Hani Müslümanlar kardeşti? Hani Müslüman, Müslüman kardeşini düşmana, zalime teslim etmezdi? Meğerki bu güzel hakikat bizim için yeri gelince kullanılacak bir slogana dönüşmüş. Oysa bu hakikat, uğrunda bedeller ödenecek, canlar feda edilecek kadar yücedir. Yine farklı gerekçelerle Mısır’daki darbe rejimine teslim edilen bazı Müslümanların kısa bir süre sonra idam edildiğine dair haberler geldi. Mısır Firavununun zindanları, ABD’nin Guantanamosu, Komünist Çin’in zindanları bu şekilde ihanetin sillesini yüzünde yiyen, pençesini ciğerinin ta içinde hisseden mazlumlar ile doludur.

Halep kuşatması, Mavi Marmara davası, Irak Kürdistanı’nda yakın zamanda yaşanan dramlar, Kadı Muhammed olayı gibi hadiseler bir çırpıda aklımıza gelen örneklerdir.

Bu konuyu niçin zikrettiğimizi belirtelim. Zaten Doğu Türkistan konusunda sınıfta kalan ve hiçbir şey yokmuş gibi Çin ile ilişkiler geliştiren Türkiye, Akdeniz meselesinden dolayı Mısır ile yakınlaşmaya başlaması bizi insani açıdan yeterince tedirgin etti. Çağımızın Firavun Sisi’nin zulmünden kaçan on binlerce muhacir Mısırlı kardeşimiz var. Bu muhacirlerin, söz konusu politik yakınlaşmaya asla kurban edilmemesi gerekir.

Türkiye halkı olarak, tarihe kara bir leke olarak geçecek yeni bir Boraltan Köprüsü hadisesi yaşamak istemiyoruz.