• DOLAR 6.865
  • EURO 7.768
  • ALTIN 394.143
  • ...

Fatih Altaylı yine boyunu aşan konulara girmiş.

Tarih ve arşiv konusunda gerçekten “uzman” olan Murat Bardakçı’ya “kendince” cevap veriyor:

“Sevgili Murat Bardakçı ikidir manalı yazılar yazıyor.

Önce “Kısıtlı bayram ilk değil” diyerek 1930’larda da bir salgın nedeniyle bayramlaşmanın ve bayram namazının yasaklandığını hatırlattı.

Anlamlı bir hatırlatma idi.

Murat’ın yazısında benim okuduğum alt metin şu oldu:

“Bayramlaşmayı ve bayram namazını yasakladı diye AK Parti’yi eleştirmeyin veya kızmayın Halk Partisi de geçmişte aynı şeyi yapmıştı.”

Evet değerli dostum.

Aynen doğru.

AK Parti’ye camileri ibadete kapadı diye kızma hakkımız yok.

Toplu namazları yasakladı diye eleştirme hakkımız yok.

Bayramlaşmaya izin vermedi diye öfkelenme hakkımız da yok.

Şartlar öyle gerektirdiği için öyle oldu.

Bazen günün koşulları gereği, konjonktür gereği, halkın yararı için böyle şeyler olabiliyor.”

İşin aslı cemaatle namaz, bayramlaşma, Cuma ve bayram namazları kılınamıyor diye Altaylı’nın rahatsız olduğunu düşünmüyorum. Ama o, “hastalık bulaşmasın” diye alınan önlemleri tek parti döneminin faşist yasakları ile bir tutmaya kalkışıyor. İşte buna sessiz kalmak olmaz!

Bilmediğin konulara girme Altaylı, çünkü mızrak çuvala sığmıyor ve sen saçma gerekçelerle komik duruma düşüyorsun!

Bazı camilerin askeri amaçlarla erzak deposu ve at ahırı olarak kullanıldığı 2. Dünya savaşı dönemi sıkıntıları öne sürülerek “zaruret durumu” olduğu iddia ediliyor; ama bu zulmü örtmek için sadece bir gerekçedir.

Camilere karşı daha önceden sistemli bir mücadele gerçekleştirildiği tarihi belgelerle ortadadır. Cami düşmanlığı cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren görülmektedir.

Tarih ve Toplum Dergisi'nde A. Kıvanç Esen imzasıyla yayımlanan akademik makaleden faydalanarak sizinle bazı bilgiler ve veriler paylaşmak istiyoruz.

1927’de çıkarılan bir kanunla “ihtiyaç ve ihtiyaç dışı cami tasnifi” yapılmasına karar verildi.

Kanundan sonra Diyanet İşleri Riyaseti 8 Ocak 1928'de bir genelge çıkararak 'hakiki ihtiyaç'ın dışında kalan camileri kapattı, bu yapılar daha sonra satılmaya başlandı.

Cami satış ilanları gazetelerde yayınlandı.

Yenigün Gazetesinde şöyle bir ilan vardı:

“Kurmalı Mescid … 120 lira

Kantara Camii … 50 lira

Şeyh Mehmet Camii … 50 lira

Tuveyroğlu Mescidi … 100 lira

Sofular Camii … 50 lira

Şeyh Kubbe Tekkesi … 50 lira

Halil Ağa Camii … 20 lira

Sadık Efendi Mescidi … 100 lira”

Bu genelgede camiler tasnif edildi ve kanunda belirtilen 'hakiki ihtiyaç' kavramının içi dolduruldu. Buna göre iki caminin uzaklığının en az 500 metre olması kuralı getirildi, birbirine yakın iki camiden birisi tasnif dışı bırakıldı.

8 Haziran 1931’de çıkarılan kanunla camiler Diyanet'ten alınarak Evkaf Umum Müdürlüğü'ne (Vakıflar Genel Müdürlüğü) bağlandı.

Cumhuriyet döneminde satılan vakıf taşınmazlarını inceleyen Nazif Öztürk bu taşınmazları eğitim grubu, sosyal hizmetler grubu, müteferrik grubu ve dini yapılar grubu şeklinde dört kategoriye ayırıyor. Satılan 3 bin 900 taşınmazın 2 bin 997'si din grubu taşınmazlarından, bunların da 2 bin 815'i cami ve mescidlerden oluşuyor. Bu rakamlar sadece tespit edilenler.

Öte yandan cami ve mescidlerin oluşturduğu din grubu taşınmazlarının satışı Vakıflar Kanunu'nun çıktığı 1935'e kadar inişli çıkışlı bir seyir izlerken bu tarihten sonra olağanüstü bir artış gerçekleşiyor. 1938'de ise cami satışı en yüksek seviyeye ulaşıyor.

Camiler satışa çıkarılıyor; ama buna halk pek rağbet etmiyor. Satıştan bir kazanç bekleyen “Tek Parti” yöneticileri yeni bir yola başvurma kararı alıyorlar.

Dönemin Varidat (Varlıklar) Genel Müdürü Kemal Güç, camilerin hemen satılması gerektiğini belirterek halkın cami satışına ilgi göstermemesi üzerine bu yapıların yıkılarak enkazının ayrı, arsasının ayrı satılmasını teklif etmiştir. Böylece satılan şey cami değil 'harap yapı' ve arsa olacaktı.

Bu plan bazı yerlerde uygulanmış hatta birçok yerde istismar bile edilmiştir. Bazı belediyeler sağlam camileri bile satabilmek için yıkmaktan çekinmemişlerdir.

Bazı insanlar camileri satın aldı; ama hiçbir şey yapmadan muhafaza etti. 1950’de “Tek parti” dönemi sona erdiğinde ellerindeki camileri iade ettiler.

Tek parti döneminin bu zulmü, bu cami düşmanlığı belgeleriyle ortada iken Fatih Altaylı, “halkın yararı” diyerek halkın zekasıyla alay etmeye kalkışıyor; ama kendisi komik duruma düşüyor.

Bilmiyor ve bilmediğini de bilmiyor.

Daha önce camiye sığınan eylemcileri gerçek cami cemaatinden ayırmak için öğle vakti namazın kaç rekat olduğunu soran polis ile alay etmiş ve şöyle demişti: “Yani polisin yaptığı enayilik. Yav kardeşim sen bu kadar mı cahilsin polis efendi! Her mezhepte farklı kardeşim. Şafiler dört Hanefiler beş...”