• DOLAR 6.123
  • EURO 6.647
  • ALTIN 326.51
  • ...

Bir 10 Kasım daha garip ve anlaşılmaz tartışmalarla geçti.

Kendilerine “Cumhuriyetin yılmaz savunucuları” diyen bazı kimseler, bu 10 Kasım’da “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıracağız” diyerek iki kavram arasında önemli bir fark olduğunu belirttiler ve tartışmaya önemli bir katkıda bulundular. Aslında iktidarı eleştirdiler; ama bu arada Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanlığı yaptığı 15 yıl boyunca demokrasinin olmadığını de bu ifadeleriyle belirtmiş oldular.

Bu 10 Kasım’da saygı duruşu dayatmasından, “kafanıza sıkacağız” tehditlerine kadar Kemalist baskı daha fazla hissedildi. Faşist zihniyet Yunanlı bir sporcuya bile Mustafa Kemal pankartı taşımamış diye saldırdı.

Bir de tarifi çok zor olan “Muhafazakar Kemalizm” diye bir şey ile karşılaştık.

Bazıları devrimlerin oluşturduğu zeminin dini, sosyal ve hatta bireysel hayattan da uzaklaştırdığını örneklerle anlatsa da parçalı tarih okumaları ya da ayarlanmış bilinç ile güdülenen “algıda seçicilik” bir kısım muhafazakarı “dindar Atatürk” profili ile buluşturdu.

Mesela şu ifadeler Mustafa Kemal’e aittir:

“Bizim dinimiz, en mâkul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”

Evet, 1923’lere kadar buna benzer şeyler hatta daha da fazlasını söylemiştir Mustafa Kemal; ama sonrasında üslubu değişiktir.

Kazım Karabekir hatıralarında Kur’an’ın Fransızcadan tercüme edilmesi konusunda Mustafa Kemal ile tartıştığını ve tercümenin Arapçaya vakıf birileri tarafından yapılması gerektiğini belirttiğini söyler. Kazım Karabekir, Mustafa Kemal’in öfkeli bir şekilde şöyle karşılık verdiğini anlatır: 

 “Evet, Karabekir, Arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını / yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…”  (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir anlatıyor, sayfa,94)

Bazı Kemalistlerin –eseri hazırlayan Kemalist Uğur Mumcu olmasına rağmen- Karabekir’in hatıralarına itiraz etmelerinin hiçbir mantığı yoktur. Bu konularda çok sayıda eser ve kayıt mevcuttur.

Ünlü tarihçi Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin doğuşu” adlı eserinde şöyle der:

“Mustafa Kemal, Hilafette geçmişle ve İslamlıkla bir bağ görmekte muarızlarıyla aynı kanıdaydı. İşte açıkça bu nedenledir ki bu bağı koparmağa kararlıydı.” (Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin doğuşu” s:263)

Bu arada Lewis’in 1998 yılında, 28 Şubatçı Kemalistler tarafından “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü”ne layık görüldüğünü belirtelim.

Bernard Lewis, halifeliğin İslam ile olan bağını ve uluslararası siyasette Müslümanlar üzerindeki etkisini iyi biliyor ve o yüzden de kaldırılmasına sevindiğini gizlemiyor. Bununla birlikte aynı Lewis, Şeyh Said kıyamı üzerinden nasıl bir baskı ve yasakçılığın devreye girdiğini de belirtiyor. Tasavvuf çevrelerinde boy gösterip 10 Kasım için rahmet mesajları yayınlayanlar herhalde bu kısımları görmek istemez:

“Kürt ayaklanmasını, müritleri Allahsız Cumhuriyeti devirmeyi ve Halifeyi geri getirmeyi isteyen derviş ve şeyhler yönetmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal, tekkelerini kapatarak, birliklerini dağıtarak ve toplantılarını, ayinlerini ve özel kıyafetlerini yasaklayarak dervişlere karşı harekete geçti.” (S:279)

Şu açıktır ki, 1923’ten itibaren başlayan süreç, İslam coğrafyasının kalbi durumundaki bir bölgeyi kültür emperyalizmine açma, İslam kültürünü yok sayma ve zorla dönüştürme sürecidir. 

Halil İnalcık, “Osmanlı ve Modern Türkiye” isimli eserinde çok net bir şekilde şunları söyler:

“Modernleşmede Atatürk inkılabı topyekûn bir ihtilaldir. O, Batı'yı hayat felsefesi ile ve onun bütün sembolleri ve değer-hükümleriyle benimsiyordu.”

Evet, Kemalizm bu memlekete Batı’nın hayat felsefesini, onun bütün sembollerini, değer ve hükümlerini zorla, baskıyla, istiklal mahkemeleriyle, idamlarla kabul ettirmiştir.

Muhafazakar Kemalistlerin bunu da iyi bilmesi gerekir.