• DOLAR 5.801
  • EURO 6.425
  • ALTIN 272.94
  • ...

“İstismar” denince akla ilk “getirtilen” kavramlardan biri dindir. Bilhassa Marksist çalışmalarla öylesine bir algı oluşturulmuş ki “dindar” olma ile “dini istismar” neredeyse aynı anlama büründürülmüş.

Hâlbuki “din düşmanlığı istismarı”, “dini istismar”ı çoktan geride bıraktı. Nasıl mı? Analizimizde “istismar” kavramının kısa izahından başlayarak bu sorunun cevabını vermeye çalışacağız.

“Din düşmanlığı istismarı” olur mu?

Arapçada “bir şeyi işletmek, meyvesini almak” anlamındaki “istismar”, Türkçede kelime olarak “menfaat sağlamak, bir kimse ya da zümrenin iyi niyet ve hareketini kötüye kullanmak; sömürmek” anlamlarında kullanılır.

Bununla ilişkili olarak “dini istismar”, dine inanmadığı hâlde, dindar görünerek menfaat elde etmeyi ya da gayesi bireysel çıkar olan bir eylemi din için yapıyor görünmeyi ifade eder. Ki bu durumlar, İslam’da farklı boyutlarıyla münafıklık sınırları içinde değerlendirilir.

İyi de dindarlığın münafığı olur, din düşmanlığının münafığı olmaz mı? Bir kişi düşünelim: Hakikatte din düşmanı değildir, dinle bir sorunu yoktur hatta dindardır.

Ama;

 -Büyük şirketlerle çalışıp sermaye kazanmak istiyor.

-Bürokrasi veya siyasette bir yer elde etmeye çalışıyor.

 -Ya da uluslar arası bir kuruluş tarafından kabul görmeyi, o kuruluştan ödül almayı ya da o kuruluşun desteğiyle dünyaya açılmayı hedefliyor. Ve bu kişi söz konusu gayeyle din düşmanı görünüyor, din düşmanlığı ya da dindar düşmanlığı için organize edilen kampanyaları destekliyor, o kampanyaların içinde yer alıyor.

Bu durumda bu adamın yaptığı basbayağı, din düşmanlığı istismarı olmuyor mu? Diğeri dindar olmadığı hâlde çıkarı için dindar göründüğünde din istismarcılığı yapıyor da bu adam din düşmanı olmadığı hâlde din düşmanı görünerek din düşmanlığı istismarcılığı yapmıyor mu?
Salt çıkar için dine düşman görünen bu kişi, din düşmanlığı üzerinden sömürü yapmış, çıkar sağlamış olmuyor mu?

Bu sorunun cevabı için bir kez daha “dini istismar”ın arka planına bakmak gerekir. “Dini istismar”ın üç unsuru vardır: Çıkar uğruna her değeri suiistimal edecek kişi, bir değer olarak din ve dinine sahip çıkana katkı sağlayan saf dindar.

İstismarcı, dinine sahip çıkan samimi dindarı aldatarak mukaddes değer din üzerinden çıkar elde eder. Bu eskiden beri var olan bir vakadır. Ancak buradaki üç unsurdan samimi dindarın illa “saf olması”, yani aldatılmaya yatkın olması gerekmiyor.

Din, öylesine mukaddes bir değerdir ki dindar ne kadar gafletten uzak olursa olsun, dini istismar edenler bulunur. Nitekim münafıklık, henüz Hz. Peygamber döneminde ortaya çıktı. Vahiyle desteklenen Hz. Peygamber’e rağmen münafıklar “dini istismar” ediyorlardı.  

Buradan “din düşmanlığı istismarı”na gidelim. Bizim zihnimizde din düşmanlığını ören çağdaş Firavun ve Nemrutların hep “uyanık” oldukları, dolayısıyla kimsenin onlar adına istismar yapamayacağı kazınmış. Peki ya istismarı bizzat onlar örgütlüyorsa… Bizzat onlar, yeteri kadar “içten din düşmanı” bulamadıklarında çıkar için din düşmanlığı yapanların desteğine muhtaç duruma düşmüşlerse ve istismarı bizzat bir politika hâline getirmişlerse…

Batı, Napolyon sonrası çağda İslam’a karşı “yumuşak güç” savaşı denen “kültür savaşı”nı başlattı. Bu savaş için kendi unsurları kadar Müslümanlar arasında da unsurlara ihtiyacı vardı. Ancak İslam, Müslüman dünyada köklü bir yer edinmişti. Batı, bırakın Müslümanlar arasında,  İslam dünyasındaki Hıristiyanlar arasında dahi çok da istifade edeceği İslam düşmanı bulamadı. Zira İslam, sadece bir din değildi, yüzyıllardır bu coğrafyaların adalet ve dolayısıyla birlikte yaşam güvencesiydi. Bu o kadar ilginç bir hâl oluşturmuş ki iyi bir araştırma yapılsa, İslam dünyasındaki Hıristiyan ve diğer azınlıkların İslam’ın 19. Yüzyılda zayıflamasından en az Müslümanlar kadar tedirgin oldukları görülecektir. Onları tedirgin eden İslam’ın sağladığı adalet ve birlikte yaşam koşullarının zarar görmesi ve onun yerini tutacak başka bir değerler sisteminin bulunamayacağıydı.

Nitekim, öyle de oldu. İslam’ın adaletinin ve birlikte yaşam ilkelerinin Batılılaşma lehinde zarar görmesinden en çok içimizdeki azınlıklar zarar gördü. İslam siyasi olarak zayıflayınca bedeli en çok onlar ödedi. Daha önce İslam’ın sağladığı güvencede rahatça yaşayan gayri müslim, aniden çetelerin hedefi hâline geldi, mal ve hatta canından oldu.

Müslümanlar ise, Batı’nın milliyetçilik, Fransız sekülerizmi ve Doğu Avrupa Marksizmi adına bütün faaliyetlerine rağmen hiçbir zaman kitlesel olarak İslam’dan soğumadılar. Hatta inanç açısından ateistleşenler bile İslam’ın sosyal adalet ve birlikte yaşam ilkelerine değer verir, o ilkeleri takdir ederler. Bu yönüyle İslam, insanlık arasında muazzam bir krediye sahiptir.

İşte İslam’ın bu muazzam kredisi, İslam’ı İslam dünyasını sömürmek için zayıflatmak isteyen Batılı emperyalistleri sahte din düşmanları arayışına götürdü. Batılılar, İslam dünyasında bir türlü gerçek bir İslam düşmanlığı hasıl edemeyince çıkarı için İslam düşmanı olacak zayıf adam arayışına girdiler ve İslam dünyasını bizim geleneksel anlatımımızda “dinini satan adam” dediğimiz bu tipler üzerinden istila etmeyi başardılar. Fiili ve dolaylı istilalarını onlar üzerinden sürdürdüler.

Bu çerçevede İslam dünyasında ulus devlet çağında, din düşmanlığı bir çıkar kapısına dönüştürüldü. Kişilerin ekonomide, devlet bürokrasisinde, siyasette ya da kültür evreninde bir yere gelmeleri din düşmanı olmaları şartına bağlandı.

Bunun için söz konusu kişi hakikatte dindar olduğu hâlde ya da dinle bir sorunu olmadığı hâlde, sadece büyük ihaleler alabilmek, büyük bir amir olmak, siyasette desteklenme ya da bir yazar çizer olarak ödül alıp tanınmak için din düşmanlığını desteklemeye, din düşmanlığı içinde yer almaya başladı.

İslam dünyası, perişanlıkta tekdüzeleşmiş; Müslümanlar arasında şuur azalmış ve hâlinden kurtuluş arayan kişi sayısı o kadar çoğalmıştı ki Batı, dinini satmak için fetva arayan bu tür adamlar bulmakta hiç güçlük çekmedi.

Müslümanların son iki yüzyılda çektikleri acıların kaynağının içeriye bakan kısmında çoğunluğu asla dinsizler değil, büyük oranda dinini satan adamlar yer almıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, en çok dinsizlerden değil, din düşmanlığını istismar edenlerden çekmişlerdir. İçimizde bize acı çektirecek kadar dinsiz yoktu, lakin o koşullar altında çıkarı için din düşmanı olacak kişi çokça vardı. Onların kimileri, siyasi bir parti kurup ülkeye hükmetmek istiyordu, kimisi askeri bürokraside hızla terfi edilme derdindeydi, kimisi yazar çizerdi, kitapları basılsın, ödül alsın ve yüz binlerce satılsın diye çırpınıyordu. Bunun için, bütün değerlerini satmaya hazır olacak kadar kendilerini muhtaç görüyorlardı. Batı, o muhtaçlık hâlini gördü, o tür tipleri kimi zaman istihbari çalışmalar, kimi zaman Mason locaları gibi sözde sivil yapılar üzerinden buldu ve İslam’ı zayıflatmak için bir maşa olarak kullandı. Onların bir kısmı zamanla hâline alıştı, gerçek bir din düşmanı oldu, kimisi de çıkar uğruna dinini sattığı için gizli bir ıstırap içinde öldü. Her iki gruba da nice örnek verilebilir.

 

YANILDIĞIMIZ NOKTA?

Yanıldığımız nokta, sosyalizmin ve ulusalcı sosyalizmin çöküşüyle birlikte din düşmanlığının istismarının sona erdiğini düşünmemizdir. Oysa, tam da bu süreçte yeni bir din düşmanlığı istismarı dalgası başladı. Zira uluslar arası sistem, sosyalizmin çöküşünden sonra en büyük düşman olarak İslam’ı belirledi ve bu düşmanlığı bir programa büründürdü.

Bir programın işlemesi dış unsurlar gibi kuşkusuz iç kadrolar da gerektiriyor. Ne var ki 20. yüzyılın bütün tahribatına rağmen, uluslar arası sistem hâlâ İslam dünyasında işine yetecek sayıda din düşmanı bulamıyor. Bu durum, onu ister istemez, dinini satacak adam, yani çıkar için din düşmanlığı yapacak adam arayışına götürdü. Bunun için İslam düşmanlığı yeni bir çıkar kapısı hâline getirildi.  

Hiç ummadığınız bir siyaset erbabı, aniden din karşıtlığı ile bilinen bir partiye geçiyorsa…

Asla yapmaz, dediğiniz bir gazeteci birden İslam ve Müslümanlar aleyhinde konuşuyorsa…

Hatta büyük bir iş adamı ya da ünlü bir avukat birdenbire Müslümanlar karşıtı kampanyaya katılıyorsa…

Sakın bunu sadece, bildik anlamda “dinden dönme” olarak düşünmeyin… O adam, büyük bir ihtimalle mevcut dünya düzeninde İslam ve Müslümanlara düşmanlık programına katılırsa düzenin muktedir sahiplerince ödüllendirileceğini görmüş ve o kampa geçmiştir.
Nitekim, çok geçmeden düne kadar adı anılmadığı hâlde televizyon programlarında boy göstermeye başlayacak, milletvekili yapılacak ve ihtiyaç duyduğu popülerliğe kavuşturulacaktır. Onların bu hâl içinde, “dindarlarda bulamadığımız imkânları şimdi bulduk”, dediklerine hep tanıklık edersiniz. 

Kahredici görünen, İslam ve Müslüman düşmanlığını “çıkar ötesi bir insanî faaliyet olarak” göstermeleri, kendilerini bir tür “insan hakları kahramanı” gibi lanse etmeleridir.

Yapmamız gereken öfkelenip kahrolmak değil, meseleyi çözüp önlemi almaktır. Postmodern dünyada, bu adamaların çıkar için İslam düşmanlığını “insan hakları kahramanlığı”na büründürmeleri de başlı başına programın bir taktiğidir ve incelikle planlanmıştır. Bu sahtekârlar, bu taktiği uygulayarak sadece din düşmanlığı istismarı yapmıyorlar aynı zamanda insan hakları kahramanlığı istismarı da yapıyorlar ki bu rezaletlerine rezalet eklemektir. İnsan hakları kahramanlığı, onun yaptığını meşrulaştırmaz, aksine onun çirkefliğini artırır.  

“Adam aslında inançlı gibi, nasıl olur da din düşmanlarına katılır?” deyip hayrette kalmak yerine onların bu çıkar için değerlerini satma müptezelliğini teşhir etmek, onların insanlık için çalışıyormuş gibi görünmesini sağlayan maskelerini yırtıp atmak gerekir.