• DOLAR 16.57
  • EURO 17.479
  • ALTIN 971.712
  • ...

Merhum Fahrettin Çelik’le imam hatip lise birinci sınıfta öğrenciydik. İkinci dönem kapanmak üzereyken bir akşam, “Bazı Müslümanlar bir yerde toplanmış, biz de gidelim!” dedi.

Epey yürüyüp vardığımız evde aramızda ciddi yaş farkının olduğu saygın bir topluluk bulduk. İkimizin de babası Seyda idi ve öyle topluluklara alışkın sayılırdık, hemen kapı dibinde hürmetle oturup konuşulanları dinledik.  

Ortam sıcaktı. Düzeyli bir tartışma başlamış gidiyordu.  Taraflar konuşuyorlar lâkin pek az yerde anlaşıyorlardı. Kanıtlar getiriyorlar, isimler söylüyorlar ama birbirlerini ikna edemiyorlardı.

Kısmen ev ve camilerde tanıklık ettiğimiz kısmen ilk kez duyduğumuz mevzulardı gündemleri: Mezhep, tasavvuf, bidatlere karşı tutum… Öyle bir konuşuyorlardı ki sanki bir an sonra halledecekler ama tam halledecekleri anda bir şeyler ters gidiyor, bu yüzden neticeye varamıyorlardı. Bunun için bazen birbirlerini, bazen İstanbul ve Ankara’dan gelen dergilerin adı bilinen yazarlarını itham ediyorlar, onlara yakınlık üzerinden birbirlerini kınıyorlardı.

Onlar çekişiyorlar, biz bir tiyatro seyreder gibi duruyorduk.  

Allah, vefat edenlere rahmet eylesin, hayatta olanlara hayırlı bir akıbet nasip eylesin…  O akşamı hatırladıkça, aklıma hep Bakırköy Hastanesinin meşhur hekimi Mazhar Osman’la ilgili anlatılan bir hikâye gelir:

Rivayete göre Mazhar Osman, hastane mukimlerinin bir gün sırayla, merdiven korkuluğunun üst borusuna bakıp durduklarını görür.

Ünlü hekim, mesaisinden çıkarken dostlarının gündemine katılmak ister ve çekilin şöyle, bir de ben bakayım, ne var bu boruda der, “E! Burada bir şey yok, ne diye bakıyorsunuz?” diye teessüfünü bildirir.

“Şuna bak!” derler akıl hastanesinin mukimleri: “Biz, sabahtan bakıp bir şey bulamadık, o bir bakışta bulacak!”

O akşam yaşadığımız bundan çok farklı değildi.

Hâlbuki 12 Eylül sonrası gençliği boşluktaydı. İmam Hatip Lisesi öğrencileri dâhil gençler genelde aşk meşkin ötesini konuşmuyorlardı.

Kaybedilecek zaman yoktu. Bir an önce gençlere hakikatleri anlatmak gerekiyordu. Oysa klasik dünyamız, gençlikten çoktan kopmuş, camiler hâliyle aciz yaşlılara kalmıştı.

Birbirimize bakıp “Gidelim!” dedik. Fakat Şehid, kendini tutacak değildi. Yatılı bölge okulunun yüzbaşı rütbesindeki askerî müdürü, Şehidi çocukları camiye götürdüğü için neredeyse her vakitte çağırır, eline ikişer jop atarmış. Ama Şehid, her seferinde “Bir namaza iki jop! Ne olacak ki?” der, çocukları peşine takıp camiye götürmekten vazgeçmezmiş.

O akşam meclisten kovulma bedelini göze almıştı ki “Bir dakika Müslümanlar, akşamdan beri sizi dinliyoruz, biraz da siz bizi dinleyin, mezhepmiş, bidatmiş… Söyleyin bakalım, geldiğiniz yerlerde nasıl İslâmî hizmetler var, gençleriniz ne yapıyor, gençlikle buluşmak için ne yapıyorsunuz… Bize onlardan haber verin biraz ya!”

Üzerinde âlim sıfatı bulunan şahısların en tanınmışı, kafasını öfkeyle kaldırdı; “Kim bu gençler, dışarı çıkarın onları!” diye çıkıştı. İkimiz, bir tür koro hâlinde “Biz zaten gidiyorduk!” deyip çıktık ve yol boyunca neredeyse tek kelâm etmeden gülüp durduk. Dışarı çıkma kararımızla kovulma kararımızın tevafukuna mı gülüyorduk, muhatap alınış şeklimizin acısını mı gülerek unutmaya çalışıyorduk? Pek belli değildi.

Ne yazık ki gördüklerimiz sadece küçük bir şehir ya da Türkiye genelinde değil, bütün İslam âleminde oynanan bir tiyatroydu. Bir şeyler yapma derdinde olanların sadece gündemlerinden koparılmadıkları, aynı zamanda birbirlerine düşürüldükleri bir trajedi!

O trajedi oyun kurucular için pek kârlı olacak ki sonradan onu medya üzerinden dalga dalga yaydılar. Öyle dalgalar ki sırtınızı dönseniz altında kalıyorsunuz, yüzünüzü dönseniz çarpılıyorsunuz. Daha doğrusu kaynağı cami yolunun kıyısına çevrilmiş kirli bir dere… Yolunuzda yürürken üzerinize sıçrıyor, bulaşmak istemeseniz de kirleniyorsunuz, necaseti temizlemek isterken namazınızdan oluyorsunuz. Bunun küçük şehirlerimizden başkent ve büyükşehirlere, oralardan bazı başka başkentlere ve nihayetinde büyük güçlerin mahzenlerine ulaşan yol güzergâhı teşhir edilse küçük dilimizi yutarız.

Bugün hâlâ bu trajedi oynanıyor. Nice inanmış insan, o tiyatroya oyuncu veya seyirci olarak katılıp önce vaktini, sonra bizzat kendisini heba ediyor. Ne enerjiler harcandı oralarda ve nice iyi niyetli insan, oralarda yorulup bunalıp gitti.

Mü’minlerin toplanmaları iyilik üzere iken o tiyatro, şerre çeviriyor.

Hâlbuki mü’min, üstün iradeli insandır, başkalarının ona dayattığını değil, kendi gündemini kurar ve sürdürür.  

Mü’min, kendi gündeminde kalanın istediği yere, düşmanının gündemine takılanın düşmanının dilediği yere vardığını bilir. Düşmanının gündemine takılmaz, düşmanına gündem dayatır.