• DOLAR 16.31
  • EURO 17.407
  • ALTIN 967.397
  • ...

Kazakistan, yüzölçümü bakımından Müslüman dünyanın en büyük ülkesidir. Doğuda Çin sınırına dayanan toprakları, batıda Hazar Denizi’ne dayanır. Hazar Denizi göl sayıldığında, dünyanın deniz kıyısı olmayan bu en geniş ülkesi, coğrafyasıyla Müslümanların tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Müslüman dünyanın bütünü için geçerli esaslar vardır. O esasları hangi örnek üzerinden incelerseniz inceleyin aynı neticelere ulaşırsınız. O esaslara bağlılık aynı sonuçları verdiği gibi, o esasları ihlal de aynı sonuçları vermiştir. Kazakistan’ın üzerine kurulu olduğu coğrafyanın tarihi, tek başına bu konuda bize fikir vermesi için yeterlidir.

Kazakistan, 2022 yılının ilk günlerinde başlayan, ilk anda doğalgaz zammı karşıtı gösteriler, bütün ülkeyi saran siyasi bir kalkışmaya dönüştü ve bu kalkışma, Rusya güçlerinin ülkeye davet edilmesiyle nihayet buldu. Kazakistan’da bundan sonrası ise meçhul: Rusya geri gidecek mi? Rusya çağrılmayıp göstericiler başarıya ulaşsalardı ne olurdu? Bugüne kadar Orta Asya’da yeni bir gücün oluşması için uğraş içinde görünen Kazakistan, tamamen bir ABD uydusu hâline gelir miydi? ABD, kaybettiği Afganistan’ın yerine Kazakistan’a büsbütün yerleşir miydi?

Bu soruların cevabını verecek net bilgiler mevcut değil. Dolayısıyla bugün için o sorulara cevap verecek durumda değiliz. Ancak bugünkü gelişmelerin arka planındaki esaslar açıktır. Değerlendirmelerde çoğu zaman ihmal edilen o esaslar, bugünü aydınlatmada bize çok şey sunmaktadır.

Analizimizde bu bağlamda Kazakistan çıkmazını ele alacağız.

İSLAM’LA GELEN YÜKSELİŞ

Kazakistan’ın da içinde yer aldığı Orta Asya bozkırları, İslam’dan önce Sasani ile Çinliler arasında ezilmiş, çatışma alanı hâline gelmiş ve kalkınma imkânlarından yoksun kalmıştı.

İki güç arasındaki bu ara bölgede yaşam süren Türkler için yeniden büyük devlet olmak, belki sadece bir ütopya olarak kalmıştı.

Türklerin büyük boylardan oluşması, her zaman devletler kurmalarına imkân oluştururken boylar arasındaki çatışmalar ve hakanların ölümlerinin ardından oğulları arasında başlayan kardeş kavgası, Türkistan’da Çin ve Sasani büyüklüğünde devletler kurmayı zorlaştırıyordu. Kurulan devletler, engelleri aşıp zaman zaman hatırı sayılır bir büyüklüğe ulaşsa da henüz büyümesini tamamlamadan bölünüp çöküyordu.

İslam, Sasani’yi ortadan kaldırınca bugünkü Kazakistan’ı da içine alan Türkistan’da nispeten büyük devletler kuruldu. Ama söz konusu devletlerin de bir ideal dünyası yoktu ve kardeş kavgası gibi kayda değer bir sorunları vardı. O devletlerden Karahanlılar, İslam’ın saflarına geçince bölgenin dini yapısıyla birlikte, siyasal yapısı ve medeniyetle ilişkisi hızla değişti, bölgede güçlü bir medenileşme süreci başladı. Orta ve Doğu Türkistan, baştanbaşa medeni şehirlerle donandı. Türkistan, Orta ve Doğu Asya kıtasının en kalkınmış bölgesine dönüştü.

İlmi donanım ve ekonomik kalkınma gibi iki önemli unsuru aynı anda barındıran bu kalkınma aynı zamanda Doğu ve Orta Türkistan’ı Doğu Asya’nın büyük nüfusuna sahip Moğollar ve Çinliler için de çekim noktasına dönüştürdü. O ülkelere yönelik fetihlerin tamamlanmaması, onları İslam için bir tehdit olarak bıraktı. İç bölünme (tefrika) ise, zenginlikleri savunmasız bırakıp o tehditlere cesaret verdi.

O dönemde komşu ülkeleri İslam ülkeleri için tehdit yapan, bir yandan İslam’ın beşeri iktidarları sınırlandırma ve toplumları adaletle buluşturma faziletiydi; diğer yandan İslam’la buluşan her ülkenin İslam’ın oluşturduğu sinerji ve İslam medeniyetinin birikimiyle çok kısa sürede büyük bir ekonomik kalkınmaya konu olmasıydı. Bu unsurlardan biri, komşulara yönelik iç tehdit oluşturup onları komşu İslam ülkesine karşı teyakkuzda tutarken ikincisi komşu ülkelerin İslam ülkesini zayıf bulunca onun zenginliklerine göz dikerek istila emellerine yönelmelerine yol açıyordu.

Doğu ve Orta Türkistan; Moğol ve Çin karşısında bu iki yönden de tehdit altında sayılırdı. Bu tehdidi bertaraf etmenin yolu, söz konusu coğrafyaların İslam hudutları içine alınmasıydı. Bunun için de Orta ve Doğu Türkistan’da Müslümanların bütünlük içinde olmaları gerekiyordu.

AYRILIĞIN GETİRDİĞİ ÇÖKÜŞ

İslam’ın siyasal olarak karşılaştığı ilk büyük ve sinsi tehdit (bir tür siyasal şeytan), akrabalığa iyilikte bulunmak yönündeki İslâmî tavsiyenin hanedan üretmek için kullanılmasıdır.

İslam, akrabaya iyiliği tavsiye eder; bir oğlun babasının ardından başa geçmesini de haram kılmaz. Lâkin takvanın bir kenara bırakılıp akrabalık bağının esas bağ hâline getirilmesini kabul etmez. Bu kabul görmeyen sistemi, Emeviler başlatmış; Abbâsîler sürdürmüşler ve Asya’da Hint-İran kültürünün insanları ırsi bir sınıfsallıkta gören anlayışı ile bütünleştirmişlerdir.

Türkler Müslüman olduklarında, kendilerinde de var olan bu sistemi sürdürdüler. Ama Türk dünyasında ikinci bir sorun daha vardı: Emevi ve Abbâsîlerde veraset sistemi nispeten evlad-ı ekber (büyük oğul) etrafında, az çok istikrar kazanmışken Türklerde de bu bilinmekle birlikte devletin oğullar arasında bölünmesi, ülkeyi her hakanın ölümünde parçalama ve çatışma ile yüz yüze bırakmıştır.  

Öte yandan İslam’ın evrenselliği, önce İran ve ardından Türkistan’da kavim köklerinde bulunan “cihan sultanlığı/hükümdarlığı” ideali ile bütünleştirildi hatta o idealin çıkarına, dönüştürüldü. İslam’ın insanlık lehine olan evrenselliği, o görünüm altında bir şahıs ve hanedanın kişisel/bencil dünya iktidarına evirildi.

Güçlü İran edebiyatı her sultanı, “cihan sultanı” diye yücelterek etrafındaki Müslüman emîrliklerin topraklarına girmeye, onlar üzerine tahakküm kurmaya yöneltiyordu. Görünen hedef, bu iç sürecin tamamlanması durumunda sultanın dünya fethine yönelmesi ve teşvik amaçlı farazi unvanının gerçekle buluşmasıydı. Hâlbuki bu hedef pratikte, hiçbir zaman Müslümanlar arası bir iç çatışmadan ötesini getirmedi. Zira hiçbir sultan o iç sürecini tamamlayacak kadar uzun ömürlü değildi, her biri o hedefe tam da ulaştığını düşündüğü noktada öldü veya öldürüldü. Sonra süreç, bir daha başlamak üzere, neredeyse sıfır noktasına döndü.

Bu bir türlü tamamlanmayan döngü girişiminden gerekli dersler çıkarılmayınca İslam, yüzyıllar boyu İran-Türkistan havzasında iç çekişme çıkmazında kaldı. Özellikle Türkistan halkları, bundan yoruldu ama Irak-ı Acem ve Horasan bürokrasisi, kendisini yaşatan bu oyunu her seferinde kurmaktan bıkıp usanmadı.

Hanedanlık-devletin kardeşler arasında bölünmesi-cihan devleti ideali üçlüsü; İslam’ın aleyhlerine buluşunca Müslümanlar, doğuda ulaştıkları donanım ve kalkınmayı, ilerleyişte istikrarı bulan bir kurumsal yapıya dönüştüremediler.

Bu hâl içinde Sufi ve tüccarların gayreti, âlim ve mücahidlerin katkısıyla Orta Asya’da yüz binlerce Türk, bir anda Müslüman oldu ama onlar, kendilerine İslâm’ı özümsetecek büyük kurumsal yapılarla karşılaşmadılar. Aksine karşılarında beşeri/örfi/kültürel yanlarını sürdürmeyi kışkırtan yapılar gördüler. Dini ritüellerde kısmen İslamlaşırken medeni olarak İslamlaşma konusunda sorunlu kaldılar.  

Uydurulmuş “cihan sultanı” unvanını gerçekle buluşturmaya göz dikmiş her han, yeni Müslüman olan Türk boylarını kendisi için yeni bir askeri güç olarak gördü. Yeni Müslüman olan Türkler ise hem Müslüman olmakla hem hükümdarın iktidarının oluşmasına katkıda bulunmakla, haklı olarak kendilerini Müslüman devletlerin ortağı olarak gördüler. Ne var ki bu durum, yeni Müslüman olan unsurların yüzlerinin fetihlere değil, iç kavgalara yönelmesine yol açtı ve bununla ilişkili olarak İslam, doğudaki yolculuğunu tamamlayamadı. Doğudan gelecek olan Moğol ve Çin tehdidini bertaraf edemedi. İslam’ın esaslarına bağlı hükümdarlarca güneyde Hint’e açılırken kuzeyde Sibirya’ya doğru yol alamadı. Oysa bertaraf etmediğin komşu düşman, bir gün senin istilacın olur.

DIŞARIYA YÖNELEN YARDIM İMDADI

Bugünkü Kazakistan coğrafyasının da içinde yer aldığı Doğu İslam dünyası, bugünkü Doğu Türkistan dışında, ilk ikisi İslam’ın ikinci beş yüzyılında, üçüncüsü ikinci ve üçüncü beş yüzyıllarda olmak üzere üç büyük istila yaşadı. Karahıtay istilası, Moğol istilası ve Rus istilası. Her üçünün de dışarıya yönelen yardım imdadı ile ilişkisi söz konusudur.

Doğuya yönelik ilk yardım imdadı, Müslümanlardan değil, Süryanî Hıristiyanlardan gelmiştir. Bizans’la araları açılan Süryani keşişleri, Sasani’ye sığındılar, daha sonra oradan da Moğolistan ve Çin’e gittiler. Oraları Hıristiyanlaştırıp batıya çekerek dünyayı fethedeceklerini umuyorlardı. Oysa yol açtıkları Hıristiyanlaşma hanedan mensuplarından sınırlı sayıda kişiyi aşamadı ve onlara payanda olup önce Karahıtay-Küçlüğ, sonra Moğol istilasında rol oynadı.

Zayıf, güçlüye payanda olunca önce katında bir makam sahibi olur, sonra onun ayakları altında ezilip gider. Süryani keşişler, bu istilalardan bir kazanç elde edemediler, aksine istila suçlarına ortak olmakla dinlerine daha da halel getirip fena hâlde kirlenmiş olarak tarih sahnesinden çekildiler.

Türkistan Müslümanlarına gelince; emîrler arasındaki didişmeler ve “cihan sultanlığı” ile başı dönen büyük sultanların çekişmesinden bıktılar. İçlerde kalan kısmı Buhara’da olduğu gibi, kendisini kısmen çevreden bağımsızlaştırarak harika bir İslâmî medeni yaşam ama siyasi olarak bir o kadar sınırlı bir evren kurdu. Çin-Moğol sınırındaki Balasagun ve çevresindeki Müslümanlar ise bunu da yapamadılar. “Cihan hükümdarlığı” iddiasındaki Hârizmşah musibeti kapılarına dayandığında Çin asıllı Karahıtaylara sığındılar. Karahıtaylar, Balasagun’u başkent edinip Buhara’yı da içine alan Mâveraünnehir’i dahi istila ettiler. Böylece İslam tarihinde ilk kez o büyüklükte halkı Müslüman ama yönetimi gayrimüslim bir coğrafya oluştu.

Karahıtaylar, genel olarak Müslümanların yerel idaresi ve inançlarına dokunmadılar. Ama onların son Gürhan’ının damadı ve Moğol Naymanlarından Küçlüğ, Müslümanlara onlar gibi davranmadı, camileri kapattı, âlimleri katletti. Cihan hükümdarlığı iddiasındaki Hârizmşah Alâeddin Muhammed, onun hiçbir zulmüne engel olmadı. Bunun üzerine Doğu Türkistan Müslümanlarının bir bölümü, Küçlüğ’ün düşmanı Cengiz’in Moğollarına yakınlık duydu. Cengiz’in Moğolları coğrafyalarına geldiklerinde ise Hârizmşahlarla savaşla birlikte, Türkistan baştanbaşa kan gölüne döndü.

Oralarda bugün varlıklarını koruyan Müslümanlar, Moğol istilasının ardından kalanlarla, sonradan Müslüman olanların ve oralara göç edenlerin sentezinden ibarettir.

Moğol istilasının, İslam dünyasının bütünü için en yıpratıcı yanı, mezhepsel ayrılığın beslenip büyütülmesi; Türkistan Müslümanları açısından ise en yıpratıcı yanı, Müslüman Türklerin o coğrafyada Kazak, Kırgız, Özbek diye boy ayrımını aşan ve kavim boyutuna varan bir bölünmeye sürüklenmeleridir.

Ne yazık ki Timur’un da ondan çok sonraları Nadir Şah’ın da cihan hükümdarlığı iddiası, Moğol istilası öncesi yıpratıcı kısır döngü sürecini tekrarlamaktan başka bir iş görmedi.

Bunun için Türkistan Müslümanları, ikinci beş yüzyılda yaşadıkları yıkımı üçüncü beş yüzyılda da onarma imkânı bulamadılar.

Üçüncü beş yüzyılda Ruslar, kuzeyde güçlenip güneye inince Moğol sonrası yeni kavim yapısı bölünmüşlüğünden yararlandılar. Kazaklar kendi içlerinde ayrıca bölünmüşlerdi ve her topluluk, bir diğerine karşı üstünlük kazanmak için Rus yardımına başvurdu.

Ruslar, bu mikro bölünmüşlüğü de kullandılar ve 19. yüzyılda Kazakistan’a tamı tamına yerleştiler. O yerleşimi kalıcılaştırmak için ise geniş Kazakistan coğrafyasına Rus, Beyaz Rus, Ukraynalı hatta Alman yerleştirdiler. Bugün Kazakistan nüfusunun yüzde yetmişine yakını Müslümanlardan oluşurken diğer kısımlarını bu yerleşimci unsurlar oluşturuyor. Kazakistan 1991’de bağımsızlığını kazandığından bu yana o yerleşimci unsurlara karşı devleti Türkleştirme yönünde bir program izliyor. Başkentini Almatı’dan Astana’ya taşımasını da beraberinde getiren programını Türk Devletleri Teşkilatı buluşması ile güçlendirip bölgesel bir güvenliğe kavuşturmaya çalışıyor.

SON GÖSTERİLER VE DIŞ YARDIM İMDADI

Kazakistan’da 2022’nin ilk günlerinde başlayan gösterilerde ABD-Rusya ve Çin çekişmesinden söz ediliyor.

Henüz her şey çok karışık olmasına rağmen, ABD’nin Kazakistan’ı kaybetmemek için gösterilerin organizasyonunda pay sahibi olduğu öne sürülüyor. Kazakistan hükümeti ise ona karşı Rusya’yı yardıma çağırdı. Gösterilerde ABD katkısı doğru ise bir dış güç yardımına karşı, başka bir dış gücün yardıma çağrılması gibi bir çıkmazla karşı karşıyayız. Tarihsel tecrübeye bakıldığında dış güçlerden medet ummanın, Kazakistan’ın hiç de lehine olmadığı açık.

Rusya’nın bundan sonraki aşamada Rus nüfusunu daha güçlü bir nüfuza dönüştürerek ülkeyi bölmek için uğraşacağı yönünde ciddi bir kanaat var.

Burada gözden kaçırılan ise ABD ve Rusya’nın pek çok noktada İslam ülkelerine karşı ortak bir stratejiye sahip olma ihtimalleridir. Bunun ihtimali aşması hâlinde söz konusu stratejinin İslam dünyasında İslam Birliği, Arap Birliği, Türk Birliği, Güney Asya Buluşması gibi hangi ad altında olursa olsun, yeni bir büyük gücün oluşmasını engellemek olduğundan kuşku yoktur. Batı’nın İslam ve Müslümanlarla ilgili en büyük fobisi “birlik”tir. O yönde ilerleyen her ülkenin operasyonlara hedef olacağı muhakkaktır.

Buna karşı çözüm, hiç kuşkusuz birliği bozan, ırkçılık, mezhep taassubu ve bölgecilik gibi yönelişlere yol açan tohumlardan kaçınmaktır. “Birlik” ideali, bu menfi yaklaşımların tahakkümünden kurtulduğu gün, zayıf olanların dış güçlerden medet umma zemini farklılaşacak, birlik yol alacak ve engellenemeyecek kadar büyüyecektir.