• DOLAR 9.262
  • EURO 10.792
  • ALTIN 526.391
  • ...

Adalet, bütün toplumların siyasetten talebi; bütün siyasi cephelerin vaat ve iddiasıdır. Toplum, adalet ister; siyasete adalete bağlılığı kadar bağlılık duyar. Siyaset de adil olduğu kadar toplumdan yana emniyette olur.

İslam öncesi dünyada ve İslam’ın ulaşmadığı dünya kesitlerinde toplumun adalet arayışı çoğu zaman “herkese konumuna göre hakkının verilmesi” olarak anlaşılmıştır. Dolayısıyla sınıflaşmış bir dünyada kişinin sınıfına uygun bir muamele görmesi, adalete kavuşması olarak anlaşılmıştır. Örneğin Batı sisteminde bir köylünün, köylü sınıfı içinde hakkını alması adalet olarak görülmüştür.

İslam, Hz. Bilal, Hz. Selman gibi simge isimler üzerinden, “sınıfı içinde adalet” yerine, kişiye sınıfını aşma imkânı veren bir adalet yaklaşımı getirdi. İslam’la birlikte adalet, kişiyi sınıfı içinde mutlu etmek değildir, kişiye sınıfını aşma imkânı da vermektir. Hatta sınıfının hakkını vermediğinde sınıfından düşmekle cezalandırmak da İslam adaletinin özgün bir yanıdır.

Kapsamlı İslam adaleti ne yazık ki İslam’ın siyasal nizam yanının terk edilmesiyle kurumsal yapılardan yoksun kaldı. Toplum zihninde de “adalet”, gün geçtikçe “kaza işlemleri” ile yani yargı işlemleri ile sınırlı anlaşılmaya başlandı. Nitekim, sekülerleşme/Batılılaşma eğilimi gösteren Osmanlıda “kaza/yargı işlemleri” ile ilgilenen kurullar adliye kurulları olarak adlandırıldı. Bu çerçevede “Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye” henüz 1837’de kuruldu. Bir sonraki sekülerleşme/Batılılaşma safhasında, 1868’de Divan-ı Ahkam-ı Adliye Nezareti adıyla Adalet Bakanlığı kuruldu. Sekülerleşme/Batılılaşmanın son safhası Cumhuriyetle birlikte bakanlık Adalet Bakanlığı adını aldı. Bugün hâlâ aynı adı taşıyor ve toplum “adalet” deyince genel olarak oraya bakıyor.

Oysa “adalet” çok daha geniş bir kavram. Müslümanlar açısından doğrudan inançla ilgili… Pratik olarak ise bir makalede şöyle izah edilmiştir: “İnsanın düşünme veya bilgi gücü (kuvve-i akliye), öfke gücü (kuvve-i gadabiye) ve şehvet gücü (kuvve-i şeheviye) olmak üzere üç temel gücünden üç fazilet doğar. Bunlar sırasıyla hikmet, şecaat ve iffettir. Adâlet ise bu üç faziletin gerçekleşmesiyle kazanılan ve hepsini içine alan dördüncü temel fazilettir.”

Bu yanıyla adalet fazileti, yaşamın bütün alanlarını ilgilendirir; olabildiğine şamildir. Toplum, onu oldukça kısıtlayarak “kaza/yargı” işlemlerine indirgemiş; siyasal irade de o kabule resmiyet kazandırmış, o kabule uygun kurumlar açmıştır.

Sosyal adaletin durumu biraz farklı: “Sosyal adalet” kavramı esasta adalet içinde bir sınırlamayla daha çok “iktisadi adalet” anlamında ve Batı’da gelişmelerle ilişkili olarak ortaya çıktı. Fransız İhtilali, topluma sınıflı bir Avrupa’ya karşı “adalet” anlamında eşitlik vaat etmişti. Oysa İhtilal’den elli yıl sonra Avrupa’da adeta kıtlık başladı. Feodal dönemde çok çalıştırılsa da ekmek bulabilen Avrupalı yoksul, demokratik dönemde günde 10-12 saat çalışsa da ekmek bulamaz duruma düştü. Bu durum, 1848’de Batı’da bir tür halk isyanına yol açtı ve kapitalizme karşı arayışlar içinde sosyal adalet de daha çok konuşulmaya başlandı. Ancak sonraki süreçte sosyal adalet, yaşamın bütün alanlarıyla ilişkili adalet olarak anlaşılmaya başlandı ve toplumun devletlerden temel talepleri arasında yer aldı. İdarenin halkoyuyla belirlendiği ülkelerde, siyasal taraflar bu talebe uygun olarak sosyal adaleti temel vaatleri arasına aldılar.

İSLAM DÜNYASINDA SOSYAL ADALET ARAYIŞI

İslam, Medine’de hakim güç olmakla sosyal adaleti hakim kıldı. Sonraki dönemde de İslâmî idare, adaleti hiçbir zaman salt kaza/yargı işlemlerinden ibaret bilmedi. Bundan dolayı İslam dünyasında, Batılı araştırmacıların da isteyerek veya istemeyerek kabul ettikleri üzere hiçbir zaman Batı toplumlarında veya Hint toplumunda görülen sosyal tabakalaşma olmadı. Hiçbir Müslüman, tarihin hiçbir evresinde bir sınıfın mutlak mahkûmu olarak kalmadı, herkes ülke ekonomisinin koşullarından istifade etti ve herkes, istidadı ölçüsünde yükselme imkânı buldu. Nitekim, İslam tarihi boyunca pek çok devlet bizzat azatlı köleler tarafından kuruldu ki ne Batı ne Doğu tarihinde böyle bir hikâye söz konusudur.

Ne var ki 20. Yüzyıla gelindiğinde İslam’ın inanç yönü baskı altına alınırken sosyal ve siyasal yanları tamamen mahkum edildi. İslam inancı kısmi bir yasak yaşarken İslam adaleti tümüyle yürürlükten kaldırıldı. Sadece Arap Yarımadası’nda bazı ülkeler, İslam adaleti adına hadleri uygulamaya devam ettiler.

Şehid Seyyid Kutub, 1940’lı yılların İslam dünyasında had cezalarını uygulayan o devletlerden haberdardı. Buna rağmen konunun o yanıyla ilgilenmek yerine İslam’ın bütünlüğüne dikkat çekti ve İslam dünyasında ana ihtiyacın “sosyal adalet” olduğuna dair tarihi tezini ortaya atarak “İslam’da Sosyal Adalet” kitabını yazdı. Seyyid’in söz konusu kitabı, İslam dünyasında büyük yankı uyandırdı. 1960’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan İslâmî taraf ve partilerin neredeyse tamamı sosyal adalet vaatlerinde bulundular. Çünkü bütün dünyada olduğu gibi, Batı etkisine giren İslam dünyasında sosyal adalet, temel ihtiyaç hâline gelmişti ve toplum diğer taraflardan olduğu gibi İslâmî parti ve camialardan sosyal adalet konusunda beklenti içindeydi.

TÜRKİYE’DE İKTİDAR VE SOSYAL ADALET

Osmanlı, Batı etkisine girdikçe İslam’a dayalı sosyal adalet nizamı da bozuldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarına gelindiğinde ise Ankara, Yakup Kadri gibi “Kadro”cu Batıcıların dahi itirazına yol açacak ve romanlara konu olacak kadar şatafat içinde yaşarken Ankara’ya nispeten yakın Karadeniz illerinde dahi açlıktan ölümler dahi görüldü.

İslam’ın ilk dönemlerinde hükümet konakları kapısızdı, konağı için kapı yapan valiler görevden alınırdı. Osmanlı’nın en şatafatlı günlerinde halk, hükümet konaklarına rahatça çıkabiliyordu. Sultan da sembolik olarak cuma selamlığına çıkarak haftada bir gün de olsa mutlaka halka görünürdü. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren valiler bir yana, kaymakamları görmek bile neredeyse hayal oldu. “Vatandaş” ve “halk” diye iki sınıf oluştu. “Halk” alt sınıf, “vatandaş” ise memur ve eşraf kesim için kullanılmaya başlandı. Bu koşullar altında, sıradan insanın tercihi idare için hiçbir anlam taşımadı. 

Demokrat Parti, böyle bir ortama karşı doğdu. Parti belki bilinçli, belki sürecin getirdiği bir tercihle “demokrat” adını tercih ederek halkın tercihinin idarede dikkate alınmasını ana vaadi olarak belirledi. Nitekim Başbakan Adnan Menderes’in halka hitaben söylediği “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz!” sözü 1950 öncesi idarecilerini adeta çileden çıkardı.

Menderes, henüz sosyal adaletin Türkiye’de çok konuşulmadığı o dönemde iktisadi adaleti öne çıkaran vaatlerle toplumun önüne çıktı ve bu vaatleri iktidara gelmesinde elbette etkili oldu. İdam edilmesinde de Amerika’nın kapitalizme zorlayan politikalarına rağmen o yönünde ısrar etmesinin etkisi yok değildir.

1960 İhtilali ile sistem, “sosyal devlet” olma iddiasıyla sosyal adalete bir tür el koydu. İhtilalden sonra ilan edilen 1961 Anayasası, “sosyal devlet ilkesi”ni resmen kabul etti. Demokrat Parti’nin yerine kurulan parti Adalet Partisi adını tercih ederken sosyal adalet, devletin resmi partisi CHP’ye bırakıldı. Adalet Partisi’nin başına getirilen Süleyman Demirel, Adalet Partisi’ni kapitalist/liberal bir anlayışa doğru sürüklerken CHP, meydanlarda adalet ve sosyal adalet çağrıları yaptı.

Bunun neticesinde kapitalist/liberal politikalardan rahatsız olup İslam’ın sosyal ve siyasal yanlarını ihya etmek isteyen dindar kesim Adalet Partisi’nden uzaklaştı. Adalet Partisi bu şekilde bölünürken CHP, Marksist kesimin İşçi Partisi adı altında ayrışmasına rağmen 1970 sonrasında kitlelerin umudu hâline geldi ve seçimlerden birinci parti olarak çıkmaya başladı. Örneğin o günlerde Bülent Ecevit’in yaşlıları aylığa bağlaması, ona siyaset ömrü boyunca, CHP’li olmayan, kalıcı bir seçmen kitlesi kazandırdı.

12 Eylül 1980 İhtilali’nden sonra toplumun Turgut Özal’dan büyük beklentisi adalet ve sosyal adaletti. Özal, devlet imkânlarını yol, su, elektrik, okul, sağlık, iletişim gibi hizmetlerle en ücra köşeye ulaştırırken inancı ve kökeniyle ilişkili olarak sosyal adaletten yanaydı, politikalarını da o yanda uyguluyordu. Ama daha sonra Fak-Fuk Fon gibi hayırlı bir kurumu oluşturmuşsa da anlaşılmaz bir şekilde toplumu mağdur eden zam politikalarına yöneldi, bürokrat ve zenginlerden yana söylemlerle basının karşısına çıktı. Nihayetinde toplum tarafından çok sevilmesine rağmen güç kaybetti. Ona karşı, CHP’nin yerine kurulmuş olan Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) güç kazandı ve 1989’da belediyeleri ele geçirdi, ardından Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi ile birlikte iktidar ortağı oldu.

İki partinin uygulamalarına karşı Refah Partisi kimilerinin yeni sosyal sınıf dediği dindar yoksullar ve orta kesimin partisi olarak atağa geçti. Diğer partilerin üstten bakışına karşı Refah Partisi’nin “Adil Ekonomik Düzen” paketiyle birlikte halkın ayağına gitmesi kitleleri o partiye yönlendirdi. Refah Partisi Ankara ve İstanbul dahil pek çok kentte seçimleri kazandı.

Hükümetin 5 Nisan 1994 devalüasyonu, yoksulluğu katlayınca ve Refah Partisi sosyal adalet vaatlerini sürdürünce güçlendi, Necmettin Erbakan başbakan oldu.

O günün düzeni Erbakan’ı başbakanlıktan etti, onun yerine 1970’li yılların Sol sosyal adaletçisi Bülent Ecevit’i öne çıkarıp başbakan yaptı.

Ecevit, ülkeyi 2001 ekonomik krizine sürükleyince başbakanlıktan olmaya mahkum oldu. AK Parti ise bu ekonomik krizin toplumda yol açtığı tepkinin de katkısıyla iktidara geldi.

AK Parti, iktidar olduktan sonra Türkiye tarihinde ilklere imza atarak başta sağlık alanında olmak üzere sosyal adalet alanında pek çok önemli adım attı ve her seçimde oy oranını yükseltti, gücünü tazeledi.

Bugüne gelindiğinde 2002 öncesini bilen bir kesim dışında, toplum 2002 sonrası sosyal adalet politikalarını konuşmuyor, son yıllarda düzenli olarak belirginleşen sosyal tabakalaşmadan söz ediyor.

AK Parti iktidara geldiğinde sosyal adaletle ilişkili olarak oldukça önemli bir halkçı adımla, Meclis lojmanlarından başlayarak lojman ayrışmasına son verme vaadinde bulundu. Oysa bugün devasa lojman sitelerinden de öte yüksek maaşlı memurların artık yüksek korunaklı siteleri konuşuluyor. Eskiden yüksek bir memuru, lojman hayatı tercih etmediğinde halk semtlerinde görebilirdiniz. Bugün halk semtlerinde oturmak ortanın biraz üzerindeki memurlar için bile ayıp oldu. Özel sektör daha da vahim. Özel bir bankanın genel müdürü, çalışanlarının 20 katı kadar maaş alabiliyor. Devletin üst memurları da “Ama biz onlar kadar almıyoruz, onların dörtte biri kadar alıyoruz” diye garip mağduriyet açıklamaları yapıyorlar. Oysa her birinin aylığı sıradan birinin ömrü boyunca ancak toplayabildiği paranın tamamı veya yarısı kadar. Asgari ücretle çalışan çoğunluğun hiçbir ek hakkı yok. Evde tek kişi çalıştığında ekonomik bunalım aileyi yıkıyor. Karı koca çalıştığında aile eriyor. Gizli devalüasyonlarla kira ve konut fiyatları yükseldikçe yükseliyor.

Sosyal adalete hiç kuşkusuz esastan karşı milliyetçi söylemler de toplumun çok geniş bir kesiminde adaletsizlikten kaynaklı bir belirsizlik endişesi oluşturuyor.

Sosyal adalet, hep temel ihtiyaçtır ama varlık içinde olup vicdani yönü de zayıf olanların asla anlamayacağı bu koşullar altında elbette tek belirleyen değil fakat önümüzdeki seçimlerde en önemli belirleyenler arasında yer alacaktır. Sosyal adalet vaatleri inandırıcı bulunan cephe öne çıkacaktır.

Tercih siyasetindir!