• DOLAR 13.696
  • EURO 15.53
  • ALTIN 779.841
  • ...

Önceki yüzyılın insan aklına hakaret eden yanlarından biri, en olmaz görüneni mümkün dairesine çekip dayatmasıdır.

Yahudiler, Hıristiyanlara kutsatıldı. Batı’ya karşı yüzyıllardır savaşan Osmanlının ardılları, Batıcılığın simgesine dönüştürüldü. Bu misallerde olduğu gibi neredeyse bütün dünya toplumlarına şoklar yaşatıldı. Yüzyıllar boyu İslamî mücadelenin en ön saflarında yer alan Kürtleri sosyalizme itmek de bu serüvenlerden biri sayılmalı.

Sosyalizm, Batılılaşma, siyasal çağdaşçılık/Batıcılık akımlarının bir alt koludur. Kürtler hem o bağlamlarda hem bizzat sosyalizmin kendisi bağlamında sosyalistlere karşı en çok duyarsız kalan ve onlardan en çok nefret eden toplumlardandır.

Kürtlerin siyasal çağdaşçılığı benimseyen ilk isimleri, Kürt toplumundan kopmuş, bazı elit kişiler olduğu gibi Kürtlerin ilk sosyalistleri de Musa Anter gibi 1950 öncesinde CHP’ye adapte olmuş ve iyi bir nama sahip olmayan ağaların çocuklarıdır.

Söz konusu sosyalistler bile Kürtçülük şemsiyesi altına saklanarak Kürtlere hitap etmişler, pek çoğu, sosyalist yanı sıradan insanlar tarafından anlaşıldığında sevilmemeye mahkûm kalmıştır. Ama sistem ve uluslar arası sistem noktasında Kürtlere ısrarla sosyalistleri dayatma, Kürtleri sosyalistlere mahkûm etme yönünde kararlı bir eğilim vardır. İnatla Kürtlerin sosyalistler tarafından temsil edilmesi istenmekte, koşullar sürekli oraya zorlanmaktadır. Nitekim Kürt oylarıyla hükümet değişikliğini umut eden, sistemin kurucu partisi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Kürt sorununu HDP ile çözeceğiz!” derken yine sistemin köklerinden gelen ve bir dönem HDP genel başkanlığı görevinde de bulunan başka bir isim “Asla unutulmaması gereken şey demokratik çözümün adresi ve asıl muhatabı İmralı’dır.” Dedi.

Analizimizde bu bağlamda sosyalistleri Kürtlerin temsilcisi konumunda tutma çabalarını değerlendireceğiz.

SOSYALİSTLER VE KÜRTLER

HDP ve ait olduğu siyasi yapının iki yanı vardır: Siyasal çağdaşçılık ana yapısı ve ulusal sosyalizm yerel örgütlenmesi. HDP, bu iki yanıyla 20. yüzyılda üretilen, sorunlara halkların penceresinden değil, Batılı güçler penceresinden bakan bir siyasi örgütlenmenin uzantısıdır. Genel anlamda geçmişten beri Batılı güçler ve Türk solu denen ulusalcı örgütlenmeyle sıkı bir iletişim ve bağ içindedir. Batı’nın iradesiyle Türk solunun onayını buluşturmadan tek adım atmayacak kadar hem zihnen hem örgütlenme açısından onlara bağımlıdır.

HDP’nin halk iradesi, halkın görüşü gibi söylemlerinin sahada hiçbir karşılığının olmadığını, HDP’nin Batıcı ve dayatmacı üst yapının geleneğini sonuna kadar ve yobazca sürdürdüğünü o yapıyı az çok tanıyan bilir.

Bu yapının ait olduğu üst yapı olarak siyasal çağdaşçılık; söz konusu İslam dünyası toplumları olunca hiçbir zaman halk iradesini önemsemediği gibi, ulusalcı sosyalizm yerel örgütlenmesi de hiçbir zaman halk iradesini tanımamıştır.

İslam dünyasında en diktacı partiler, sahte seçim icracıları, sandık başı baskıcı yapıları ulusalcı sosyalist örgütlenmelerdir. Onların düzmece seçimlerini görmek istemeyen tek güç ise arkalarındaki Batı’dır. BAAS seçimlerini, bir dönem Cezayir, Tunus seçimlerini bir hatırlayalım. Halkın onayını almış olma iddiasındaki sol yapıların nasıl bir seçim siciline sahip olduğunu görürüz. Kişilerin iradeleri dışında sosyalist bir yapıya oy vermelerinin pek çok etkeni vardır. Ama önce zorlama-sonra alıştırma yönteminin söz konusu yapının oy kaynağının büyük çoğunluğunu teşkil ettiği, en çok söz konusu yapı tarafından bilinmektedir.

Böyle bir yapının Kürtlerin temsilcisi olarak öne çıkarılması hem haksızlıktır hem hileli bir yaklaşımdır. Önce söz konusu yapının Kürtler arasında temsil ettiği siyasal çağdaşçılık yanına bakalım: Bir sorunun kaynağı, o sorunun çözümü olamaz. Siyasal çağdaşçılık Kürt sorununun kaynağıdır. İslam dünyası siyasal çağdaşçılığa mahkûm oldukça Kürtler daha çok sorun yaşamışlardır. Siyasal çağdaşçılık Kürtlerin İslam’la elde ettikleri kazanımlarını ellerinden almış, onun yerini hiçbir şekilde doldurmaya yanaşmamıştır. Bugün de ikiyüzlü yaklaşımının aksine yanaşmamaktadır ve daha da ötesi siyasal çağdaşçılık pek çok kanadıyla şovendir, İslam dünyasındaki en ırkçı kesimi temsil etmektedir.

Genel olarak Osmanlı siyasal çağdaşlaşması 29 Eylül 1808’deki Sened-i İttifak’la başlatılır. Bu senede gidilen günlerde Kürtler, Osmanlı tarihinde ilk büyük kayıplarını yaşamışlardır, Süleymaniye ve çevresinde hüküm süren ve Kürt mirliklerinin en gelişmişi kabul edilen Baban Mirliği yıkılmış, yeri de doldurulmamıştır.

Osmanlıda ikinci siyasal çağdaşçılık atılımı hiç kuşkusuz Tanzimat Fermanı’dır. O fermanla birlikte Kürtler bütün siyasal haklarından yoksun kalma gibi bir felakete sürüklenmişlerdir. Başta Botan Mirliği olmak üzere mirlikler peş peşe lağvedilmiş ve yerleri doldurulamamıştır, 1856'daki Islahat Fermanı süreci yine Kürtlerin aleyhine tamamlamış ve Kürtlerin Batılılarca Vilayet-i Sitte diye belirlenen vilayetlerde Ermeni tahakkümüne bırakılması bile gündeme gelmiştir.

Osmanlıda Cumhuriyet Dönemi’ne de doğrudan kaynaklık eden 1908 İttihat ve Terakki siyasal çağdaşçılığından hemen sonra Bitlis ve Erbil çevresinde Osmanlı tarihi boyunca Kürtlere karşı asla yapılmayan siyasal infazlar gerçekleştirilmiş, seyyid-şeyh denmeden idamlar gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi’ne gelindiğinde bu kez ultra bir siyasal çağdaşçılık devreye girdi ve Kürtlerin bütün kültürel hakları yok sayıldı. Medreselerin kapanması bir yana sokaklarda Kürtçe konuşmak bile cezalara konu oldu.

Kronoloji titizce incelendiğinde Kürtlerin İslam’la kaynaştıkça siyasal alanda güçlendikleri, Batı’nın İslam’ın siyasal düzen üzerindeki etkisini baskıyla azalttıkça Kürtlerin siyasal alanda hak gaspına uğradıkları gibi kültürel hakları konusunda da hak gaspına uğradıkları görülecektir. Öyleyse siyasal çağdaşçılık hangi hakla Kürtleri temsil etsin, Kürtlerin temsilcisi olarak görülsün?

Bir de konunun yerel ulusalcı sosyalizm ayağına bakalım: Ulusalcı sosyalizm, 1960 ihtilalinden sonra bütün Türkiye’de güçlendirildiği gibi Kürtler arasında da beslenip yapraklandırılmıştır. Hatta 1960 İhtilali süreci Türkiye’ye özgü de değildir, aynı dönemde ulusalcı sosyalizm İslam dünyasının önemli bir bölümünde darbeler yoluyla iktidara çıkarılmıştır.

İhtilalden hemen sonra Türk ulusalcı solunun önemli isimleri kendilerini bir tür Türkiye BAAS’ı olarak görmüşler ve bu isimler, Kürtler arasındaki ulusal sosyalizme babalık ve annelikte bulunmuşlardır. Ulusalcı sosyalist BAAS partisi Irak’ta Kürtlere karşı katliamlar gerçekleştirirken, Suriye’de Kürtlerin kimlik kartlarını bile ellerinden almıştır.

Türkiye’de ise özde “derin yapı” olarak iktidar olan, sözde ise muhalefet konumunda olan ulusalcı sosyalizm Kürtlerin değerlerine karşı akıl almaz bir savaş başlatmıştır. Kürtler arasında ihdas edilen pek çok sosyalist grup Kürtleri, Kürtlükten çıkarmak için bütün yöntemlere başvurmuştur.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise aynı yapının resmi kanadı, sorgu komutanlığı yaparken sivil kanadı halkı o sorgular üzerinden yönlendirmeye kalkışmış; sonuçta başta Diyarbakır E Tipi Cezaevi olmak üzere bölge PKK’nin kanatlanacağı bir kampa dönüştürülmüştür. Söz konusu örgüt güçlendiğinde ise Kürtleri kendileri yapan her ne varsa onu ellerinden almak için akıl almaz bir baskı süreci başlatmıştır.

Turgut Özal’ın Kürtlere nefes aldırma çabaları, sistem içinde örgütlenmiş siyasal çağdaşçı, ulusalcı sol kesim tarafından engellenirken PKK; Turgut Özal’a karşı şiddetli bir mücadele başlatmıştır. Örgüt bunun üzerine sistem tarafından ödüllendirilerek İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün partisinin maharetiyle meclise taşınmıştır. Bir ödül-bir sopa taktiğini uygulayan uluslar arası sistemin yerel uzantıları ödül umudu ve sopa mağduriyetiyle Kürtler içinde sosyalist örgüte karşı hile yoluyla sempati oluşturmayı kısmen başarmışlardır. Ekonomik olarak yoksul, kültürel haklar açısından yoksun Kürt, bu umut ve sopa siyasetinin Kürtlere bir kazanım getirmesi yönünde talihsiz bir umuda kapılmıştır.    

28 Şubat sürecine gelindiğinde bölgede yapı epey gerilemişken tekrar bizzat Milli Güvenlik Kurulu’nun gizli kararlarıyla desteklenmiş, siyasal olarak canlandırılmıştır.

AK Parti iktidara geldiğinde ise söz konusu örgüt; yeniden eylemlerine başlamış, bölgeye hizmetlerin ulaşmaması ve kültürel haklar noktasında yapılanların toplum zemininde karşılık bulmaması için bütün imkânlarını seferber etmiştir. Hükümet, vaziyeti değiştirmek için 2011’de tamamen örgütün siyasal uzantılarını muhatap alan bir “Çözüm Süreci” başlatmış. Ancak söz konusu siyasal uzantıların önemli isimlerinin bir Amerikan seyahati sonrasında her şey tersine dönmüştür. Bunun üzerine hendek/çukur eylemleri denen eylemler zinciriyle bölgenin şehirleri harap edilmiş, bölgede dindar kesime karşı da linç eylemlerine varan yeni bir eylem dizisi başlatılmıştır. Bu süreçte esasta örgüt ve uzantıları, Türkiye’de siyasal gelişmeleri Batılı güçler lehine yönlendirmek üzere kullanılmışlardır.

Bu siyasal manzaraya 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası koşulları da eklenince bu kez Kürtlerin gittikçe daha çok hissettikleri olumsuzluklar dizisi devreye girmiştir.

CHP, bu koşullardan yararlanarak İstanbul, Adana gibi illerin belediye başkanlığını kazandı. Bir sonraki adımda ise aynı koşullar üzerinden Türkiye Devlet Başkanlığını kazanmayı hesaplamaktadır.

Vaziyet Kürtler açısından hakikaten hazindir: Bir taraf sosyalistlerin tutumlarından yola çıkarak daha önce başlattığı insan hakları programlarını durdururken diğer taraf sosyalistlerin örgütlenmesinden yararlanarak Kürtleri uluslar arası güçlerin dilediği siyasi değişim için kullanılacak bir oy kitlesi olarak görmektedir. Kürtleri, sosyalistlere mahkûm etmeye dönük çok taraflı bir duruş var ve bu duruştan şu an için en çok Kürtler zarar görmektedir.

KONUNUN ARKA PLANI

1990’lı yıllarda sosyalizm dünyada gerilerken bütün İslam dünyasında olduğu gibi Türkiye’de de dindar kesim tabanlı siyaset güç kazanıyor ve Amerika, bundan büyük endişe duyuyordu. 

O günlerde Türkiye’de ABD adına gözlemlerde bulunan, bilinen iki önemli isimden biri Graham Fuller, İslâmî kesimlere dayalı siyaset yapanların önündeki en büyük engel olarak etnik sorunları gösteriyordu. Söz konusu siyasi kesime karşı kullanılacak en etkili silah olarak ise bilgi kirliliğini öne sürüyordu. Yolsuzluk, kayırma gibi meseleler hiç kuşkusuz bu bilgi kirliliği için kaynak teşkil edecekti.

Anlaşıldığı kadarıyla Fuller ve ekibi, hükümetin sağcılaşması ve etnik sorunların PKK üzerinden kışkırtılmasını hükümetin elini kolunu bağlayacak ve nihayetinde hükümeti bitirecek etkenler olarak gördüler. Sağcılaşma, ekonomik anlamda adaletten ayrılma ile eşdeğer olduğu gibi adaletsizliği milliyetçilikle örtmeye de yol açar, nihayetinde çok yönlü bir toplumsal tepki getirir. Etnik sorunların silahlı bir örgüt üzerinden kışkırtılması ise hiç kuşkusuz çatışmaya, dolayısıyla ekonomik kaynakların heba olmasına ve nihayetinde milliyetçiliğin öne çıkmasına neden olur.

Birden çok analizimde değindiğim üzere Fuller, birlikte çalıştığı Henry Barkey ile 1998’de ortak yazdığı “Turkey’s Kurdısh Question (Türkiye’nin Kürt Sorunu)” adlı kitapta ise ABD’nin kaygılarına pratik bir öneri getiriyordu: İkiliye göre, Kürtler, dindar parti ve adaylara büyük ilgi duyuyorlardı çünkü sisteme karşı tepkiliydiler ve dindar yapılar onlara sıcak yaklaşıyordu. Hâlbuki Kürtler arasındaki etkin PKK’nin siyasal uzantıları ile Batı değerlerini temsil eden, sistemin kurucu partisi CHP arasında zihinsel bir yakınlık ve değerler noktasında ortaklık vardı. Bu iki kesimin bir araya getirilmesi durumunda dindar kesimin iktidar olması engellenebilirdi.

Uzun bir süredir zorlanan seçenek budur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde bu seçenek tatbik edildiği gibi önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de devrede tutulacaktır. Bugüne kadar Kürtler, sosyalistlerin mağduru iken şimdi bütün Türkiye’yi onların sosyalistlere vereceği destek üzerinden mağdur etme planı yapılmaktadır.

Bunun önüne geçmenin yolu, uluslar arası güçlerin ve yerel uzantılarının hem zihniyet hem örgütlenmelerine meydan okuyarak Kürtleri sosyalistlere mahkûm etme adımlarından, siyasetinden bir an önce geri adım atmaktır. Bu adımı atacak olan, hiç kuşkusuz hükümettir.