• DOLAR 13.719
  • EURO 15.539
  • ALTIN 786.53
  • ...

1901… İstanbul… Tesettüre bürünmüş bir Osmanlı kızı, elinde Mehmet Rauf’un Eylül romanı… Bunalıma sürüklenmiş Osmanlı aydınlarını okuyup kendi hayatında bunalım arıyor. Sadece kendi hayatında mı? Değil elbette… Dünyaya; Mehmet Rauf ve neslinin, hayır, onları yetiştirenlerin; bir kez daha hayır, onların sponsoru azınlıkların ve yine hayır, onları da yönlendiren sömürgeci güçlerin gözleriyle Osmanlıya bakmaya başlıyor. Osmanlıyı da kendisi gibi bunalımda ve hatta bütün miras ve müştemilatıyla birlikte “yakılabilir” görüyor. Kendisi için yeni kökler arıyor ve onu Eski Yunan’da ve modern Batı’da bulmaya çalışıyor. Bir Osmanlı kızı olmaktan utanç duyuyor, onun yerine bir Fransız’ın kızı olmayı hayal ediyor.  

Aradan 120 yıl geçmiş… Bu yazıyı yazdığım sabah, yeni eğitim-öğretim yılının ilk gününde, bu kez başında basit bir eşarp bulunan, o örtü dışında Batıca giyinmiş, genç bir kızın elinde Eylül romanını gördüm. Merak ettim, 120 yıl önce Eylül ile büyüyenler ya da aynı yıl ve aynı zihniyet tarafından yazılan Aşk-ı Memnu ile hayata bakanlar, kendilerini de yaktılar, İslam dünyasının son siyasi mirasını da yakmaya çalıştılar. Acaba bugün Eylül okuyan, Aşk-ı Memnu ile hayata bakan bir Müslüman kız yarın nasıl olur?

Eğitim, her şeyden önce bir zihniyet meselesidir. Zihniyet; tutum ve sair eselerde karşılık bulur. 120 yıl önce Eylül’ü hangi zihniyetin karşılığı olarak yazdık? Eylül’ü yazan zihin, dünyaya kimlerin gözleriyle bakıyordu? Hiç kuşkusuz Fransızların… Fransızlar, Cezayir ve Batı Afrika’yı istila etmişlerdi; Eylül ve Aşk-ı Memnu’nun yazılmasından sadece on yedi yıl sonra Şam ve Beyrut’u da istila ettiler; Kudüs’ü istila eden ittifakın içinde yer aldılar.

Eylül’le büyüyen gençler, o istilayı belki medeniyetin “Ortadoğu”ya savaş yoluyla getirilmesi olarak anladılar. “Osmanlı coğrafyası bize çok gelir! Şam’da ne işimiz var?” dediler. Onlar ilk çocuklarını büyütürken koca Yıldırım ordusu, tek kurşun sıkmadan Filistin’den İskenderun’a kadar, İngiliz ve Fransızların tam da istediği yere kadar çekildi. Onların torunları, Fransızlığı geride bıraktılar, Ankara sokaklarında “Yaşasın Stalin!” sloganları attılar. Sovyet istilasını ilkel kominal topluma gidiş için fırsat diye düşündüler.

Ya bugün Eylül ve Aşk-ı Memnu ile büyüyenler, yarın için nasıl bir dünya hayal edecekler? Yarın evin hanımı olduklarında “Gel! Keyfim gel!” deyip dünyayı Amerika veya Çin yönetsin de biz gönlümüzce eğlenelim mi? Diyecekler. Ya onlar ana olduklarında evlatlar hangi sloganları atacaklar ve torunları hangi istilayı kurtuluş addedecek?  

Bu sorular yersiz değil çünkü bugün zihninize hangi gıdayı veriyorsanız yarın ardınızda o gıdanın toprağa sinen eserleri kalacaktır.

Dünün kültür istilasının önünü açanlar, diyelim ki sonrasını göremediler. Zira önlerinde kültürel istilanın nihayetinde fizikî bir istila anlamına geldiğine dair bir tecrübe yoktu. Ya bugün ülkenin eğitim politikalarından sorumlu olanlar, bu tecrübeye rağmen Eylül’lü, Aşk-ı Memnun’lu bir eğitimi nasıl ön görebilirler? Bu gidiş nereye?

Eylül veya Aşk-ı Memnu edebiyat içinde yerini almış bir eser olarak okunamaz mı? Boş vaktiniz var ve merakınıza hâkim değilseniz okursunuz. Kimse, bireysel tercihlerinize karışmaz. Yine eğitim safhaları içinde böyle bir eserin yazıldığını dile getirmek garipsenecek bir durum değil. Ama ya okuldaki öğretmen, Eylül’süz, Aşk-ı Memnu’suz bir edebiyat eğitimi düşünemiyorsa? Ders kitaplarını hazırlayanlar, ona bunu dayatıyorsa? Üniversitedeki hocası, Eylül’ün, Aşk-ı Memnu’nun yazarını yetiştiren yapının arkasında farklı locaların bulunduğunu hâlâ bilmek istemiyorsa? O locaların ardında dış güçlerin bulunduğunu akla getirmeyi bile abes sayıyorsa? O dış güçlerin sömürgecilerin öncü kuvveti olduğundan söz etmeye tahammül bile etmeyecek kadar kör bir zihinle yetiştirilmişse?..

Bu hâl içinde eğitimde değişen ne ve biz nasıl bir nitelik seferberliği başlatacağız?

Analizimizde bu bağlamda, eğitimde niteliğin artırılmasını ele alacağız.

NİTELİK AMA NE YÖNDE NİTELİK?

Keyfiyet ya da nitelik, özü itibariyle nötr bir sözcüktür. Dolayısıyla bir alanda niteliğin artırılmasını talep etmek tek başına müspet bir talep değildir. Talebin müspetliğini anlamak, talebin mahiyetini bilmeyi gerektirir.

Söz konusu eğitim olunca ve eğitimle ilgili bir mazi de ortada olunca bizim şu soruyu hiç geciktirmeden sormamız icap eder: Talep ettiğiniz niteliğin niteliği ne, talep ettiğiniz nitelik nereye bakıyor?

İslam tarihinde yüzyıllar boyunca İslam medeniyetine bakan nitelik artışı, bize kazanımlar sağladı. İslam tarihi boyunca İslâmî tedrisat içinde sayısız, nitelikli insan yetişti.

Son iki yüzyılda bizde eğitimde nitelik artırma talepleri Batı’ya bakıyor. Bu iki yüzyıl boyunca nitelikli bir sınıf hiç yetişmedi. Bu iki yüzyıl boyunca her yeni kuşak bir önceki kuşağı aratıyor. Biz bunda ısrar mı edeceğiz? Tek yol Batı’ya çıkar mı diyeceğiz? Yoksa bir öncesine mi döneceğiz?

Bizde Batı tahakkümünün hemen öncesindeki üç yüz-dört yüz yıl da eğitim açısından parlak değil. O yüzyıllarda da İslam’ın ruhuna ve Hz. Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem’in sünnetine aykırı olarak eğitimde statik bir vaziyet söz konusudur.  

“İki günü bir olan ziyandadır” ve o statik hâl, bizi Batılı eğitim gibi bir ziyana sürükledi. Bugün bütün mesele bizim o ziyanda ısrar edip etmeyeceğimizdir.

YANLIŞLARI GÖRMEK

Yanlışları görmek bir erdemdir. 2002 sonrası Türkiye’sinde eğitim alanındaki önemli birkaç gelişmeden ikisi, yeni eğitim binalarının inşası, diğeri eğitim-öğretim dışında kalan kırsal alan çocuklarının eğitim öğretimin içine çekilmesidir.

O günlerde farklı sebeplerle “Haydi okula!” diye başlatılan seferberlikler, milyonları eğitim-öğretimin içine çekti. Hatta bunun için ilmin önemini anlatan hutbe ve vaazlardan bile istifade edildi. İyi mi oldu?

Eğer, eğitimin niteliği ne olursa olsun, eğitime her katkıyı müspet kabul edeceksek bizim sömürge amaçlı misyoner okullarına katkıyı da müspet kabul etmemiz gerekir! Ya da ülkeleri istila için geliştirilen kültür ajanı programlarını kutsamamız icap eder!

İşlerin niteliğini belirleyen neticeleridir. Öyleyse söz konusu kapsamlı seferberliğin niteliğini belirlemeye çalışırken de neticesine bakacağız.

“Haydi okula!” diye hutbe ve vaazların desteğinde düzenlenen 2002 sonrası eğitim-öğretime katılma seferberliği ne yazık ki milyonlarca çocuk ve genci müfredatı 28 Şubat’ta daha da uçlaştırılan bir eğitim-öğretimin içine kattı, 28 Şubat sürecine katkı sağladı.

İyi planlanmamış, “dış takdiri” de gözeten bir günlük siyaset içinde düzenlenmiş o seferberlik, bugün şikâyet edilen ortamın ana etkenleri arasındadır. O seferberlik, evvelindeki 28 Şubat süreci ile birlikte Türkiye’nin toplum yapısının değişmesinde önemli bir rol oynadı. O seferberlik, Türkiye’de yanlış bir tabirle “muhafazakâr” denen dindar kitlelere dayanarak sahada yer alan siyasi parti ve ittifakların yeniden iktidar olmasını güçleştiren en önemli etkenler arasındadır.

Eğitim alanındaki her büyük gelişme, geleceğin sosyal yapısını, siyasetini etkiler. 2002 sonrasında yapılan seferberlik de bugünün siyasetini etkileyecek sosyal sonuçlar ihdas etti. Dolayısıyla o gün eğitimle ilgili bu girişimi yapanlar, altlarındaki koltuğu çekecek bir adım atmış oldular. Bugün o nesil, gördüğü Eylül’cü, Aşk-ı Memnun’cu eğitimle onlara karşı keskin bir düşmanlık içinde. Dünün kırsalı, “muhafazakâr” veya dindar partiler için oy deposu iken bugün gençlik bazında o depolar epey fire vermiş durumda. Zira söz konusu seferberlik, “Modern eğitime katılım arttıkça milli değerlere karşıtlık artar!” denklemini doğrulayacak bir uygulama içinde var oldu ve öyle bir netice oluşturdu.

Kırsaldan getirdiğimiz tertemiz kız çocuğuna, Eylül’ü, Aşk-ı Memnu’yu, Sinekli Bakkal’ı defalarca okutup özetlemeyi zorunlu koştuk. Ona yükselişin zorluğuna katılmayı değil, keyfin uyuşturucu rahatlığını ve onun ardından gelen bunalımı, bunalınca kendisini ve çevresini yakmayı öğrettik. Zihin dünyası o yönde şekillendi ve o, şimdi Batılılaşmayı gelişme zannediyor, buna karşı her tür telkini bile özgürlüğüne yönelik tehdit, baskı addediyor. Ona Tevfik Fikret’i ezberlettirdik oysa ondan Sultan Abdülhamid’in hislerini taşımasını bekliyoruz. Bu ne korkunç tutarsızlık! Zihnine İstanbul’un İslâmî yönüne lanet okuyan eserler dikte ettik, ondan İstanbul’u eserlerle donatan bir zihniyete sahip olmasını bekliyoruz. Bu ne korkunç idraksizlik!

NEREDEN BAŞLANMALI?

Eğitimde her şeyden önce zihniyet değişmeli. Bunun için bizim “Nasıl bir insan?” sorusuna mutlaka net bir cevap vermemiz gerekir. Bu sorunun cevabı zihnimizde netleşmemişse eğitimde hedeflediğimiz ile alacağımız netice, birbirine tam zıt olabilir.

Daha önce okutulmayan Sol isimler bile son yıllarda müfredata dâhil edildi. İslâmî edebiyat ise hâlâ “mistik edebiyat” denerek bir tür “müzelik” olarak okutuluyor. Nazım Hikmet’le büyüyen bir gencin, bağımsızlığı sizin anladığınız gibi anlamanızı bekleyemezsiniz çünkü onun enternasyonal dünyası vermek istediğiniz değerlere baskın gelir.  

Bu bağlamda, ders kitapları hâlâ facia bir durumda! Bugünün ders kitapları eski ders kitaplarına göre bile pek çok yönden niteliksiz. Ne yazık ki o sektör, bir türlü müspet bir eğitime hizmet edecek şekilde oluşturulmadı, daha çok ekonomik bir alan olarak kaldı.  

Öğretmen eğitimi, daha da büyük facia! Bu konuda yeni bir program yapılmış değil. Üniversitelerdeki önemli kürsüler de hâlâ dünyaya 120 yıl önce Tevfik Fikret’in gözüyle bakan ve Abdülhamid’in Osmanlısında yaşamaktansa Cezayir istilacısı Fransa’nın hayal dünyasında yaşamayı dileyen hocaların istilasında…

Anayasanın ilgili maddelerinin yanında, Milli Eğitim Temel Kanunu, 1840-60’lı yıllarda tayin edilen yönden farklı bir yöne bakan bir müfredatın hazırlanmasına asla izin vermiyor. Bu koşullar altında ülkenin en duyarlı öğretmenlerini de müfredat hazırlamak için seçseniz ortaya manevi ve maddi kalkınmaya odaklanmış bir çalışma çıkmayacak.

Öğretimde kısmi değişiklikler yapıldı. İmam Hatip Liseleri, Kur’an-ı Kerim ve Siyer dersleri büyük öneme sahip. Lâkin öğretimin ruhu ile birlikte eğitimin bütün unsurları hâlâ 18. Yüzyıl sonu Fransız laik anlayışının ürünü. Mesele çağdaşlık ise çağın çok gerisinde kalındı. Ancak bu zihniyete bir türlü dokunulmadı. İşe ona dokunmaktan başlamak gerekiyor. Gerisi sadece pansuman olacak ve ne yazık ki kimi pansumanlar amaca aykırı hizmet eder.

Sultan Abdülhamid’in Tanzimat’ın zihniyetine dokunmadan yaptığı devasa eğitim yatırımlarının onun tahttan uzaklaştırılmasında en önemli rolü oynadığını unutmamak gerek!