• DOLAR 8.44
  • EURO 10.075
  • ALTIN 492.353
  • ...

Siyonistlerin Yahudiler adına yurt arayışına girmeleri ile Filistin’in Yahudi göçüne konu olması, Filistinlilerin yerlerinden edilmesi, israil’in Filistin toprakları üzerinde kurulması ve alanını genişletmesi, yaygın bir kullanımla “Filistin Sorunu” olarak adlandırılmıştır. Bu soruna karşı Müslümanların geliştirdikleri mücadele ise genellikle “Filistin Direnişi”, “Kudüs Davası”, “Mescid-i Aksâ Mücadelesi” olarak adlandırılmıştır.

Strateji Düşünce ve Analiz Merkezi (SDAM) olarak Filistin Sorunu ve Mescid-i Aksâ konusunda Mayıs 2018’de “Kudüs Sorunu” başlığı atında kapsamlı bir rapor yayımlamıştık. O raporda sorunun arka planını ilgili kaynaklardan genişçe istifade ederek ortaya koymuş ve önemli önerilerde bulunmuştuk. Ayrıca Filistin Sorunu ve Mescid-i Aksâ Mücadelesi ile ilgili olarak bugüne kadar çok sayıda analiz de yayımladık.

Bu çalışmamız, “Kudüs Sorunu” raporumuzdaki tespitlerin hatırlatılması mahiyetinde olduğu gibi, o raporda dillendirilmeyen güçlü bazı öneriler de kapsamaktadır.

 

ABDÜLKADİR TURAN - İSTANBUL

-Dünkü yazının devamı-

Bugün geldiğimiz noktada İslam dünyasında;

  1. Seküler/laik kesimlerin büyük bir bölümü Filistin davasının tamamen dışında kalmış, Filistin sorununa karşı en azından duyarsız bir duruş sergilemektedir.
  2. Katar ve Kuveyt dışında kalan Körfez ülkeleri ve daha doğrusu Hanbeli-Vehhabî coğrafya, geçmişte Filistin davasının ulusalcı sol liderlikte olmasını öne sürerek, daha sonra mezhepsel bazı duruşları öne çıkararak nihayetinde HAMAS üzerinden Filistin davasının İhvan-ı Müslimin etkisinde olduğunu bahane ederek Filistin davasına karşı duyarsız kalmakta, hatta rejimler bağlamında Filistin davasına karşı durmaktadır. Körfez’deki bu yapıların Filistin davasından uzak kalmak için her dönemde farklı bir yapıyı öne sürmeleri oldukça dikkat çekicidir.
  3. Tarihsel bazı tartışmaları gündeme taşıyan bazı uç Şiî gruplarla teferruatlarla ilgili bazı kadim tartışmaları canlandıran Vehhabî-Selefi gruplar, söz konusu tartışmalarla uğraşmayı Filistin davasından daha mukaddes görmekte ve Filistin davasına uzak durmaktadır. Aynı grupların Filistin davasını bazı ihtilaflı noktalar üzerinden değerlendirmeleri, örneğin Filistin mücahit ve murabıtlarının akidesinde bizce mahsurlu şöyle bir nokta var, diyerek o teferruatları Mescid-i Aksâ’ya tercih etmeleri İslam dünyası açısından bir talihsizlik kabul edilmelidir.
  4. Siyasete uzak durma iddiasıyla İslâmî mücadeleye destek vermeyen bazı tasavvuf grupları, Filistin mücadelesini siyasetle uğraşmama iddiasıyla ihmal etmektedirler. Filistin mücadelesinin bir dönem Solun liderliğine geçmiş olması, bu gruplarla Filistin davası arasında ayrıca bir sınır koymuştur.
  5. Arap âlemi dışındaki farklı ırklara mensup uç milliyetçi gruplar da Filistin davasını kendilerini ilgilendirmeyen sorunlar arasında görmekte ve ülkelerindeki Filistin yanlılığını anlamsız bulmaktalar, İsrail’le yakınlaşmaya kendilerince “ülke çıkarı” açısından Filistin davasını desteklemeye yeğlemektedirler.

Küresel ölçekte ise;

  1. Geleneksel Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlığın gerileyip yerini Evanjelist Protestan Hıristiyanlığın almaya başlamasıyla Filistin davasına Hıristiyan dünyanın desteğinde menfi bir değişim izlenmektedir, denebilir.
  2. Geçmişte Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) üzerinden Filistin mücadelesine destek veriyor görünen Komünist ve sosyalist gruplar, FKÖ’nün mücadelede saf dışı kalmasıyla eski söylemlerini terk ettiler.
  3. Soldan Soros Vakfı gibi Yahudi vakıflarının desteğiyle küreselciliğe geçen bazı solcu aydın ve gruplar, israil yanlısı bir tutum içindedirler.
  4. Filistin mücadelesini bir “Radikal İslam” mücadelesi olarak gören, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden dolayı İslâmî kesimlere karşı oluşturulan algıya kapılan Batılı bir kitle de Filistin mücadelesini anlamamakta hatta Filistin mücadelesine karşı durmaktadır.

-Dünya genelinde Yahudi arka planlı eğlence sektörü tarafından yayılan zevkperizm de hem İslam dünyasında hem dünyanın diğer kesimlerinde anti-siyasal ve dolayısıyla en güçlü siyasala hizmet eden geniş gençlik kitleleri de Filistin davasına ilgi duymamaktadır.

İslam dünyasında Filistin davasının geçirdiği tarihsel süreçteki farklı duruşlar, Müslümanlar arasında Filistin üzerinden bir itham/eleştiri dilinin oluşmasına ve Müslümanların Filistin üzerinden buluşmak yerine birbirlerini daha da yıpratmalarına yol açtı.

Amacımız Filistin davasına da İslam dünyasına da zarar veren bu tartışmalara yeni bir boyut kazandırmak, herhangi bir yapı veya grubu eleştirmek değil, durum tespiti yapmak ve ona göre çözüm önerileri ortaya koymaktır.

NE YAPILMALI?

Kudüs’te Şeyh el-Cerrah Mahallesi halkının yerinden edilmek istenmesiyle başlayan ve israil’in Gazze’ye dönük yeni bir savaşına dönüşen ancak murabıt ve mücahitlerin karşı duruşuyla III. İntifada’ya evirilen bu son süreç, Filistin davasında pek çok açıdan bir dönüm noktası olacak mahiyettedir. Lâkin yukarıdaki tablo, mücahit ve murabıtların mücadelelerinin somut neticelere dönüşmesi için İslam dünyasının Filistin mücadelesindeki duruşunda önemli bir yenilenme gerektirmektedir.

Yukarıda ifade edilen tablo karşısında “çok taraflı mücadele”, “güç buluşması mücadelesi”, “güçler ittifakı mücadelesi” gibi kavramlarla ifade edilebilecek bir mücadele tarzı, bugün ve yarın için bu somut neticeleri almak için en doğru bir tercih olarak önümüzde durmaktadır. Bu doğrultuda,

İslam dünyası bağlamında;

  1. Filistin konusu İslam dünyasında bugüne kadar hep gündem oldu ancak Filistinliler dışında genellikle bir dava hâline gelmedi. Olması gereken; Kudüs konusunun artık devlet ve sivil toplum nezdinde bir davaya dönüşmesi, bir stratejiye kavuşmasıdır. Bunun için Filistin davasıyla ilgili somut yakın ve uzak hedefler belirlenmeli, adımlar o hedeflere uygun atılmalıdır.
  2. Mescid-i Aksâ davasında Hz. Ömer ve Selâhaddin-i Eyyûbî Fetihlerinden daha somut şekilde istifade edilmelidir. Bunun için her iki büyük şahsiyetin devri de çok yönlü olarak araştırılmalı ve bu araştırmalar, güncel sorunlarda istifade edilecek deneyimler olarak sadeleştirilmelidir.
  3. Bugüne kadar Filistin davası ile ilgili bir mazi oluştu. Lâkin Filistin konusu Müslümanların birbirlerini bu sahadaki kusurları ile itham edip tartıştıkları bir alan hâline geldi. Oysa Nûreddin ve Selâhaddin dönemlerinde “Kim Kudüs konusunda ne suç işledi?” değil, “Kim Kudüs’e hangi olumlu katkıda bulundu?” noktasında duruldu. Bu da Mescid-i Aksâ konusunu bir iç tartışma ve mücadele konusu olmaktan ihya ve buluşma noktasına taşıdı.

Dolayısıyla bugün de “günahkârları ve günahları” saymak yerine bütün Müslümanların somut olumlu katkılarını duyurup takdir ederek teşvik etme üzerinden bir yaklaşım geliştirilmeli. Müspet katkılar kampanyalara dönüştürülüp küçük veya büyük kahramanlar ilan edilmeli ki yeni kahramanlar yetişsin.

Bununla birlikte Mescid-i Aksâ davasının müspet yanları vurgulanırken katkıların herhangi bir fırkanın sahasını genişletmesi için araçsallaştırılmasına izin verilmemeli. Bu yöndeki sapmaların Müslümanlar nezdinde ihanet olarak algılanması için şuur çalışması yapılmalıdır.

  1. Mescid-i Aksâ, mukaddes bir mekândır. Mescid-i Aksâ mücadelesinin salt siyasi bir mücadele olmadığını siyasete karşı duyarsız dindar yapılara kavratacak çalışmalar geliştirilmelidir. Bunun için Kudüs’ün İslam’daki yerini vurgulayacak risale hacminde kitapçıklar hazırlanmalı, sloganlar geliştirilmelidir.
  2. Kadim ihtilaf konularını konuşmayı Mescid-i Aksâ mücadelesine tercih eden çevreler, İsrail istilasının Siyonist idealler doğrultusunda başarıya ulaşması durumunda artık o konuları konuşacak ortamı dahi bulamayacaklarına ikna edilmeye çalışılmalıdır. Lâkin bu tür grupların varlığının bir gerçeklik olduğundan yola çıkarak gündem onlarla istila edilmemelidir.
  3. Filistin sorunu, salt bir mukaddesat sorunu değildir. İsrail’in emelleri bölgedeki bütün kesimler için tehdittir ve dolayısıyla salt dindar kesimleri değil, herkesi ilgilendirmektedir.

Son dönemde israil’in akademik kurumlarında Arap Yarımadası’ndaki kadim Yahudi yerleşimleri ile ilgili araştırmaları hız kazanmıştır. Bu tür araştırmaların geleceğin istilaları için arka plan ve sosyo-psikolojik zemin hazırlamaya dönük olduğu geçmişteki tecrübeden açıktır. Yine israil’in iddialarını Arz-ı Mevʿud idealini de aştığı Kuzey ve Orta Afrika’yı dahi kapsadığı bilinmektedir.

Bugüne kadar Kudüs konusu hep İslami kesimler arasında konuşuldu. Oysa Kudüs’ün mukaddes yönüyle birlikte, İslam dünyası açısından Filistin ve içinde yer aldığı coğrafya ile ilişkili olarak taşıdığı önemi anlatarak seküler kesime de Kudüs davası götürülmelidir. İslam dünyasında kendilerini dinsiz olarak tanıtan kişiler bile Kudüs’ün önemine inanmalı, Kudüs davasına sahip çıkabilmeli ve Kudüs davası içinde yer alabilmelidir. Başka bir ifadeyle İslam dünyası sosyolojisinin bütün olarak Kudüs davasına sahip çıkması için bir uğraş verilmeli, bir bilinç inşa edilmeli ve bilinçlendirme planlamaları artık bu yönde yapılmalıdır.

  1. Zevkperizm propagandasına kapılmış Müslüman evlatlarının şuur edinmesinde Mescid-i Aksâ davasından istifade edilmeli, o gençlerin etkileneceği bir söylem de ayrıca geliştirilmelidir.

SOMUT ÖNLEM OLARAK

  1. İslam dünyası bağlamında;
  2. Arap İslam dünyasına ve özellikle Kudüs davasına duyarsız Körfez ülkeleri ve Yemen toplumlarına israil’in Filistin’de önüne çıkan mücahit ve murabıt bariyerini aşması durumunda bütün Arap Yarımadası’nı istila edeceği anlatılmalıdır.
  3. Kuzey ve Orta Afrika toplumları ile birlikte Türk, Fars, Kürt seküler çevrelere de israil’in emelleri duyurulmalı, bu çevreler arasında israil yanlılığının yayılmasına engel olunmalı ve onların Kudüs davasına destek vermelerini sağlayacak söylemler geliştirilmelidir.
  4. Küresel bağlamda;
  5. Filistin sorununa yönelik geleneksel Hıristiyan dünyanın desteğini sağlayacak yeni bir çalışma tarzı ve dil geliştirilmeli. Hz. Ömer ve Selâhaddin tecrübelerinden istifade ederken Siyonistlerin mevcut işgalinin Haçlı işgali gibi tanıtılması terk edilmeli. Siyonizmin Hıristiyanlığa da düşman oluşu gerçeğinin üzerindeki perdeler kaldırılmalıdır.
  6. Batı’daki ekonomik krizlerin ardından İnsan Hakları Kuruluşlarının Soros Vakfı gibi vakıfların sponsorluğuna muhtaç kalmaları, bu kuruluşların Filistin’deki insan hakları ihlalleri karşısındaki duyarsızlıkları teşhir edilmeli, bunlarda itibar sarsılması tehdidi hissi oluşturulmalıdır.
  7. Siyasetin duyarsızlığı karşısında diplomasinin yanında kamu diplomasisi işletilmeli; günümüzün sosyal iletişim imkânlarıyla dünyanın bütün kesimleri birebir markaj yöntemiyle Filistin davasının haklılığına ve desteği hak ettiğine ikna edilmelidir.
  8. Bütün dünyada hâlâ çok önemli bir güç olan sosyalist çevrelerdeki dönüşüm sıradan sosyalistlere hissettirilerek sosyalist tabanın, tavanı İsrail emellerine hizmet etmekten uzaklaştırması sağlanmalıdır.

Gerek İslam dünyası gerek küresel ölçekte ifade ettiğimiz bu önlemlerin sair siyasi ve askeri önlem ve projelerin alternatifi değil, tamamlayıcısı ve zorunlu olduğu kabul edilmelidir. SDAM