• DOLAR 8.278
  • EURO 10.021
  • ALTIN 483.177
  • ...

Ramazan-ı şerif; ibadet, zikir, tefekkür ve dayanışma ayıdır. Hakkı tefekkür, hak için tefekkür ibadettendir. Dayanışma ise salt ekonomik değildir. Fikren dayanışmak, hayırlara vesile olduğunda sair dayanışmaların da önüne geçebilir.

Fikrî dayanışmadan kasıt istişaredir; görüşleri bir araya getirip bütünleştirerek sorunları halledecek “büyük görüşler” oluşturmaktır.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Onların işleri aralarında şura iledir” (Şura Sûresi 38) diye buyurur.

Hz. Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem, Ashabının (Allah hepsinden razı olsun) arasında iken istişareyi çalışma sisteminin merkezine yerleştirmiştir. O istişareler arasında Hz. Selman’ın Hendek Savaşı’ndaki görüşünün esas alınması ise farklı bir öneme sahiptir.

Hz. Selman, sair Ashabdan farklı olarak Arap değildi ve azat edilmiş bir köleydi. Hz. Resûl-i Ekrem, onun görüşünü haşa ithal bir görüş, dışarıdan bir bakış diye dışlamamış; ümmetinin evrensel olmasının bir bereketi olarak Medine savunmasında esas almıştır.

Bölge, ırk ve sınıfları aşan bu istişare, bu fikri dayanışma; dar bölgesel ve ırksal esaslı müşrik görüşüne galebe çalmış; o bereketle Medine, müşrik saldırısından korunmuştur.

Resûl-i Ekrem’in, ümmetin arasından bedenen çekilmesinden sonra da Ashab, istişareyi tatbikatının merkezinde tutmuş; esasta Kur’an ve Sünnete dayanırken yaşamın önlerine çıkardığı vakaların hakkından istişare ile gelmiştir.

Büyük fetih hareketinde Medine’deki istişare heyetinin yanında cephelerde de güçlü bir istişare mekanizması kurulmuş ve o istişarede henüz yeni Müslüman olanların dahi görüşlerine başvurulmuştur.

Sonraki çağlarda da İslam’ın bölge, ırk ve sınıfları aşan fikrî dayanışması; bereketin kaynağı olarak belirmiştir.

İslam’ın zuhuruna kadar batı ve doğunun her biri, kendi zemininde fikrî üretimlerini gerçekleştirir, o fikrî üretimleri dışarıya sızdırmaktan sakınır ve dışarının etkilerinden korurdu.

İslam, batıdan her tür fikrî ve ilmî üretimle doğudan her tür fikrî ve ilmî üretimi, aynı havuzda buluşturdu, oralardan titiz bir arayışla tespit ettiklerini kendi havzasına getirdi, analiz etti, yeni bir birikim ve üretime dönüştürüp insanlığa sundu. Böylece dünya tarihinde ilk kez, evrensel fikir ve ilim ortaya çıktı ki bu, Resûl-i Ekrem’in bütün insanlığın peygamberi olmasının mucizevî bir karşılığı olarak da çok çok önemli bir husustur.

Bu evrensel fikir ve ilmin içinde ulaşılabilen her bölge, her ırk, her renk, her sınıf bulundu. Onların her birinin o güne kadar kendisine has bildiği birikim, büyük havzada buluşarak İslamî ve dolayısıyla evrensel birikimi meydana getirdi. Müslümanların dünyaya imameti o fikir ve ilimle mümkün oldu. İnsanlığı bugün bilimde geldiği noktaya da o muazzam birikim getirdi.

İslam dünyasının bugün yaşadığı sorunlarda ise o evrensel birikimden kopuş, en önemli etkenler arasındadır.

FİKİR VE İLİMDEN KOPUŞ

Miladî 16-17. yüzyıllara kadar, İslam dünyasının herhangi bir yerinde yetişen bir alim, hiçbir engele takılmadan dilediği bütün coğrafyalara gider, birikimini oralara taşır ve oraların birikimini alırdı.

O güne kadar dünyanın herhangi bir yerindeki bir İslam hükümdarının en büyük iftiharlarından biri, farklı coğrafyalardan alimleri kendi coğrafyasına çekebilmek ve onlardan istifade edebilmekti.  

Ne yazık ki o asırlarla birlikte İslam dünyasında fikrî ve ilmî açıdan bir durgunluk yaşandı, ilim seferleri nadirleşmeye ve Müslümanlar arası fikrî ve ilmî dayanışma dibe vurmaya başladı. İslam dünyası o asırlarda siyasi olarak dünyanın tepesinde iken bu dayanışma bereketinin kurumasıyla günbegün geriledi.

İslam dünyasının sosyoekonomik çöküşünün görüldüğü Miladi 19. yüzyıla gelindiğinde Hac vesilesiyle buluşma bir yana bırakılırsa İslam dünyası arasındaki fikrî ve ilmî dayanışma şöyle dursun, haberleşme dahi tamamen kesilmiş gibiydi.

Önceki asırlarda görülen fikrî ve ilmî dayanışma bir yana seyyah hareketliliği dahi son bulmuş, doğu batıdan, kuzey güneyden tamamen habersiz hâle gelmişti. Orta Asya Müslümanları kimdiler ve ne yaşıyorlardı, Afrika Müslümanları ne durumdalardı, İslam Güney Asya’da nasıl bir serüven içindeydi, bereketli Hint kıtasında nasıl bir ilim faaliyeti vardı, Çin Müslümanları ne yapıyorlardı… Bunu bilen kimse kalmadı.

Buluşturmanın getirdiği bereket kuruyunca o asırda hayır azaldı, şer çoğaldı.

Şeyh Halid-i Zülcenaheyn, rahmetüllahi aleyh, bu bereketsizliği aşanların öncüsü olarak tam da umutların azaldığı o asırda ortaya çıktı. İslam aleminin merkez coğrafyasından Hint’e uzandı, oradaki birikimi getirdi, onu mensupları üzerinden yoğurup İstanbul, Kahire ve Güney Asya’ya ulaştırdı. Bağdat ve Şam gibi kadim merkezlerin yanında Mekke’de Ebû Kubeys tepesinde kurduğu dergahla fikrî ve ilmî dayanışmanın yeni bir zeminini oluşturdu.  

Miladi 20. yüzyılda İslamî hareket, onun inşa ettiği bu zemin üzerinden bereketin kapısını buldu. İslam dünyası, Batı’nın tam da bitirdik dediği bir noktada yeniden yol almaya, fikrî bir canlılık yaşamaya ve ürettiklerini paylaşarak bereketlendirmeye başladı.

Herhalde gelecekte dünya tarihini yazacak olanlar, bu dayanışmanın getirdiği bereketi insanlığın modern zamanlardaki mühim vakaları arasında değerlendireceklerdir.

YENİ İLKEL BÖLGESEL/IRKSAL DAR KAFALILIK

Miladi 21. yüzyıla girilirken İslâmî uyanışa karşı küresel bir düşmanlık ve operasyon başladı. İslam dünyası dışındaki dünyanın tek kutba evirildiği o günlerin ABD Başkanı George W. Bush, kendi adıyla anılan teorisinde İslam’ı ve dolayısıyla Müslümanlar arasındaki evrensel dayanışmayı küresel iklim sorununa benzetti. Küresel iklim sorununa karşı önlemde uluslararası ittifak zorunlu olduğu gibi, İslam’a karşı duruşta da küresel bir ittifak zorunluluğu var, dayatmasında bulundu. ABD, küresel gücünü kullanarak bu teorisini uluslararası güçlere kabul ettirdi. Böylece İslam düşmanlığı, belirli coğrafyalara has olmaktan çıkıp küresel bir melanete dönüştü.

İslam’a karşı düşmanlığın küreselleştiği tam o günlerde İslam dünyasının dört bir yanında “ithal fikir/eser/düşünür” teorileri ortaya atıldı.

Türkiye, Mısır, İran, Pakistan veya Malezya’da kitaplıklarının başköşelerine Fransız Hugo ve Rousseau’yu; İngiliz Shakespeare’i, Alman Kant’ı, Rus Dostoyevski’yi yerleştirenler, çocuklarına öncelikle onları okutanlar, onları okumak ve okutmakla iftihar edenler, komşu Müslüman ülkeden gelen herhangi bir esere “ithal” damgası vurdular. İslam ülkeleri arasına konmuş fiziki sınırları, daha da kalınlaştırarak fikrî ve ilmî sınırlar boyutuna taşıdılar. Geçmişin istilacı düşmanlarının dayattığı hudutları, yeni istilacıların desteğiyle inanç hudutlarına dönüştürme gibi tarihi bir ihanette bulundular. 

Hareket kaynağı Bush teorisi olan, ancak yerelde ırkçı ve meşrepçi acenteleri kullanarak zemin bulan bu İslam öncesine ait, bölgesel/ırksal dar kafalı anlayış, gafil kulaklara hoş gelecek bir üsluba büründürülüp servis edildi.

Sırtını Fransız, İngiliz, Rus yazarların eserlerinin bulunduğu kitaplıklara dayayıp bizi Mısır’dan, Cezayir’den, Tunus’tan, Pakistan’dan gelen şu eserler bozdu diyen birinin eski klasik bir Batıcı veya ulusalcı bir solcu değil de dindar biri olması… Akıllara ziyan bir tablo…

Aynı kişinin kendi ana dilinde yazılmış sıradan eserlerin dahi Arapça, Urduca, Malayca gibi Müslüman dillerine çevrilmemesinden şikâyet etmesi ise bu akıllara ziyan tabloyu daha keskin çizgilerle gözler önüne seren bir tutarsızlık…

Aklımızla resmen alay ediyorlar. Keşke bu tablo, bir karikatür dizisiyle anlatılsa da tutarsızlığı görsel üzerinden görebilsek ya da bunun bir tiyatrosu yapılsa da temsil üzerinden daha rahat düşünebilsek…

Bereketimizin kaynağını sorunlarımızın kaynağı gibi gösteren bu ilkel anlayış; batılı hak, hakkı batıl olarak kamufle eden, kör edici, köleleştirici modern zihniyetin pespaye bir versiyonudur.

Son dönemde İslam dünyasının pek çok noktasında bu pespaye versiyonu bir ana akıma dönüştürerek geçen yüzyıldan bu yana ittihat, bütünleşme eğilimindeki İslam dünyasını farklı bir yolla parçalama, Müslümanların birikimleri arasına duvar örme, Müslümanları birbirine yabancılaştırma yönünde, güçlü bir siyasi yapı söz konusudur.   

Bu akıma karşı; İslam’ın bereket kaynağının salt çeviri olmadığını bilmek de zaruridir. İslam, insanî birikim söz konusu olduğunda onu başka yerlerde olduğu gibi ikame etmez. Onu başka yerlere “şeklen” olduğu gibi taşırken ondan o yeni yerde yeni bir birikim oluşturma yoluna gider. Onu havuzun içine katar, o havuz içinde yoğurur. Böylece hem o taşıdığına yeni şeyler katar hem o taşıdığı unsur üzerinden yerel olana katkıda bulunur, onu zenginleştirir, nihayetinde onların buluşturulmasından, dayanışmasından evrensel bir birikimi hasıl eder.

Bu evrensel birikim, ümmetin bir kısmının diğerine benzemesine yol açmaz. Ümmetin ortak ürünlerini oluşturur, o ortak ürünler üzerinden ümmetin tümünü birbirine benzetir ve birbirine bağlar. Her unsur bu birikimin içinde vardır; hiçbir unsur, bu birikimle diğeri olmuş değildir, hepsi hep birlikte Allah’ın boyasıyla boyanarak O’nun ipine sımsıkı sarılırlar. Bir olur, bütün olmanın bereketine kavuşurlar. Böylece kendi sorunlarını çözmekle kalmaz, insanlığın da sorunlarını çözerler.  

DAR KAFALILIĞA KARŞI DAYANIŞMA

Sözü edilen bögesel/ırksal dar kafalılığa karşı çözüm, fikrî ve ilmî dayanışmayı, tercümeleri aşarak canlandırmaktır. Tercüme, farklı dilleri konuşanlar arasında dayanışma için zorunludur, lâkin meselenin tercümede kalması dayanışmanın bereketini keseceği gibi İslam karşıtlarının eline kozlar da verecektir.

Tercüme, fikrî ve ilmî dayanışmada hedef değil, bir araç ve aşamadır. Onun ardından İslam’ın bereketli kadim çağlarında olduğu gibi mutlaka analizin gelmesi gerekir. Sağlıklı bir analizle, yerel köklerden gelenlerdeki evrensel yanlar yakalanacak ve o evrensel yanlar, evrensel bir bağ ve ittifakın vesilesine dönüştürülecektir.

Bu evrensel bağlar, yerelin alternatifi değildir. Ona galebe çalan ancak onu imha da etmeyen bir konuma yerleşecektir. Böylece yerel varlık ve evrensel bütünlük bir arada yaşanarak köklü ve büyük zenginlik sağlanacak ve bizi sorunlarımızdan kurtaracak bereket kapısı yeniden açılacaktır.

Ümmet söz konusu olduğunda, yerel hep vardır ancak o yerelin üstünde evrensel ilahi boya durmaktadır. İkisi birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan unsurlardır. Tercüme, yerelin ölümü değil, bütünle buluşmasıdır. Analiz, tercümenin tahrifi değil, berekete dönüştürülmesidir.

Fikrî ve ilmî dayanışma bağlamında İslam dünyasında ortak değerler ve şahsiyetler üzerinden yeni bir dayanışma hareketi gerçekleştirmek mümkündür.

Bugüne kadar eser bazında tercümeler yapıldı; bundan sonra o eserler üzerinden tahliller yapılarak onlardaki genel ilkeler tespit edilebilir.

Bugüne kadar, buluşmalar daha çok bir bölgenin sorununu diğerine duyurmak için yapıldı; artık o sorunlardan hepimiz haberdarız, bundan sonra o sorunlara yönelik ortak çözümlerin nasıl geliştirileceği konuşulabilir.

Bugüne kadar birbirimize hep acıdık, birbirimizle ekonomik bağlamda kısmen de olsa yardımlaştık, bundan sonra hep birlikte acılarımızdan nasıl kurtulabiliriz, bu müzakere edilebilir.

Bugüne kadar, hep birimizdekini diğerine aktarma uğraşı verdik, bundan sonra hepimizin üretimleri nasıl bir araya getirilip onların toplamından da daha büyük bir birikim oluşturulabilir, bunun üzerinde durulabilir.

Sonuç olarak; İslam’a karşı topyekûn bir mücadelenin (uygun ifadeyle bir Ahzab Savaşı’nın verildiği) bir dünyada hiçbir İslam toplumu, tek başına sorunlarıyla baş edemez. Sorunlarımızın ortak oluşu, imkânlarımızı buluşturup ortak hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu ortaklığın ilk aşaması ise hiç kuşkusuz ilmî ve fikrî müzakeredir; fikrî ve ilmî dayanışmadır. Çözüm, akıllarımızı buluşturup gerektiğinde Hendek Günlerinde olduğu gibi içimizdeki en küçük unsurun dahi birikimini en tepeye çıkarmaktır.

Bu bağlamda önceki yüzyılda İslam dünyasının nüfus olarak en küçük ve güç olarak en zayıf toplumlarından Bosna Müslümanlarının önderi Aliya İzzetbegoviç’in İslam dünyasına getirdiği fikri hareketlilikten alınacak çok ders vardır.