• DOLAR 8.44
  • EURO 10.252
  • ALTIN 498.48
  • ...

Geçenlerde bir sosyal medya hesabında, eskiden mahalle imamlığı vardı, şimdi cami imamlığı gibi bir ifade vardı. Güzel ama eksik bir tespit.

İslam medeniyetinde cami bir Müslüman mahalin merkezidir. Müslüman mahal, ona uygun inşa edilir.

Cami merkezli bu yerleşim anlayışı içinde mahalle imamlığı da zamanla teşekkül olan bir yapıdır.

Henüz Abbasî günlerinde toplum tarafından sahiplenilerek geliştirilmiş; Osmanlı günlerinde ise sistem içinde resmiyet kazanmıştır.

Mahalle imamının vazife alanı, asla caminin fiziksel alanı ile sınırlı değildir; caminin etrafındaki mahallenin tümünü kapsar. İmam, mahalle dışında da bilen bir Müslüman olarak topluma hitap eder.

Bu yapı içinde mahalle imamına, hem resmi yükümlülükler getirilmiş hem onun gayri resmi yani vazife icabı ve örfi yükümlülükleri de olmuştur.  

Örneğin “nikâh akitleri şehirde kadı veya naibi; mahalle ve köylerde ise yöneticilerden alınan ‘izinname’ sonrasında imamlar tarafından kıyılıyor ve akdedilen nikâhlar bir deftere kaydediliyordu.”

  1. yüzyıla gelindiğinde ise mahalle imamı, yirmi-yirmi beş yıl önceki mahalle muhtarlarıyla hemen hemen aynı görevleri icra ederdi. “Mahalle sakinlerinin kimliklerinin belirlenmesi, gelen yabancıların veya yeni taşınanların tespiti ve kayıt altına alınması işleri, yeni gelenlerin kefalete bağlanması, mahalle sakinlerinin ikamet yeri ve sürelerinin belirlenmesi…” mahalle imamları tarafından yapılırdı.

Bu sistemin, imamların işini ağırlaştırdığı söylenebilir. Ne var ki imamlar, bu yükü taşıyabilecek şekilde yetiştirilir ve onlara yardımcılar verilirdi. Öte yandan bu sistem, imamın tanıdığı bir mahale seslenmesini sağlar, onu aktif tutardı.

Cumhuriyetten sonra, tamamen Fransızların kilise karşıtı ezberleri taklit edilerek mahalle imamlığı bir yana cami kurumunun kendisi de lağvedilme ile yüz yüze bırakıldı.

O devrin mukallitlerinin önemli bir kısmı, aynen Fransız İhtilali öncüleri gibi, topluma “kayıtsız şartsız hükmetmek” için, dinin olmaması gerektiğine ve “adamakıllı bir baskı” uygulanırsa toplumun dinle bağının kopabileceğine inanmışlardır.

Bunun için önce camilerin tamamına yakını kapatıldı, daha sonra camiler açıldığında ise mahalle imamlığının yerine “cami imamı”, daha doğrusu “camideki din görevlisi” kavramını getirdiler.

Ne yazık ki bu “din görevlisi” kavramı hâlâ resmi olarak yürürlüktedir ve resmiyete önem veren “cami imamlarının” çoğu, kendilerini hakikaten görev alanı cami ile sınırlı din görevlisi olarak görür. Mahalle bir yana, caminin eşiğindeki bir meseleyi dahi kendi meselesi olarak görmez. Daha doğrusu görmemeyi öğrenmiştir, ona öyle öğretilmiştir; hatırlatıldığında “vazifem değildir” diyecektir. Son yıllarda gelişme arz eden başimamlık da henüz bu görev sınırı anlayışı psikolojisini aşmamıştır.

İmam, kendini “mahalle imamı” olarak değil, camiye gelenlerin imamı olarak değil, dolayısıyla cami imamı olarak da değil, camideki vazifeleri yapmakla görevli memur olarak görür. Esasta da öyle de atanmış, öyle kaldığı sürece de taltif edilmiştir. Zira köy/mahalle idaresinde yeri yoktur. Mahalleyi bilme hakkı da söz konusu değildir. O, mahalleye bakıp seslenen değil, mahalleye gözlerini kapatıp konuşan bir eski zaman adamı olarak tasarlanmıştır.

Bu sistemin esası, cami cemaatinin toplumun Batılılaşma konusunda doğal bir dönüşümü içinde zamanla erimesi umuduna/planına dayanır. İmama mahallede dindarlaşmaya vesile olmayacağı bir vazife alanı öngörür.

Bugün dindarlaşmanın; bağımsızlaşmanın bir koşulu olarak görüldüğü küresel hegemonya karşıtı dünyada bu sözde cami imamlığının, gerçekte camideki görevleri icra memurluğunun sürdürülebilirliği yoktur.

Çözüm olarak herhâlde imamlara 19. yüzyıldaki Osmanlı idare sisteminin görevleri yüklenecek değildir. Böyle bir talep elbette yersizdir. Ama imamlık kurumunun cami içinin yanında cami etrafındaki meskûn mahale hitap yönünde ciddi bir ıslahata ihtiyacı vardır.

İmam, o meskûn mahale seslenecek, onun ıslahında vazife sahibi olacaktır. Böyle bir yenileşme toplumun önemli bir kesimini pek çok külfetten de kurtaracaktır.