• DOLAR 8.283
  • EURO 10.001
  • ALTIN 482.927
  • ...

İnsanın sabit sorumlulukları vardır. Bir de zaman ve mekâna göre değişen sorumlulukları. Ancak öyle sabitler de vardır ki mekân ve zamanınız değişse de sizi korur, ayakta tutar.

Kafkasya, doğu ile batı-kuzey ile güney arasında bir geçiş noktası ve dağlık bir bölgedir.

İslam orduları, Hz. Ömer ve Hz. Osman, Allah onlardan razı olsun, zamanlarında Kafkasya’yı fethetmişse de Kafkasya, bir sulh alanına dönüşmedi.

Bölgenin dağlık olmasından yararlanan farklı yapılar, İslam ordularına karşı sürekli direndi, bölgeyi bir savaş alanı olarak tuttu.

Rusya’nın güçlenmesinden sonra ise Kafkasya, kuzeyden saldırıya uğradı ve yeni bir istila tehdidiyle yüz yüze kaldı.

Kafkasya’nın bu gerçekliği gözler önünde iken İslam’ın büyük hedefleri değil, dar emeller peşinde koşanlar, Kafkasya Müslümanlarının en büyük kesimini oluşturan Azeri Türklerine “Siz, İslam dünyasının yükünü taşımak zorunda değilsiniz” dediler. Ümmetin hak yolda olmadığını, bunun için Ümmetten ayrışmaları gerektiğini söylediler.

Azeri Türklerinin büyük bir kesimi ne yazık ki onlara inandı, Ümmetle yolunu ayırırsa rahata kavuşacağını düşündü. Oysa bu dönüşüm, Kafkasya Müslümanlarını bölmekten, onları Rusya için kolay lokma boyutuna taşımaktan öte iş görmedi.

Modern çağa geçilince;

Bu kez, modernistler, Azeri Türklerine çağdaşlaşmanın tek kurtuluş olduğunu dikte ettiler. Önce milliyetçilik üzerinden Azeri Türkleri ile İslam arasına duvar örmeye kalkıştılar, sonra sosyalizm üzerinden.

Azeri Türkleri, milliyetçileşip Ümmetten iyice koparak ve modernleşip sosyalistleşerek yeni dünya ile bütünleştiklerini, dolayısıyla çağdaş yükseliş ve saadetin yolunu bulduklarını düşünüyorlardı.

Oysa Ümmetten kopuş, onları Rusya karşısında yalnızlaştırdığı gibi modernleşip sosyalistleşmek de Azeri gençliğini, Azeri toplumunu var eden bütün değerler sisteminin dışına attı.

Bulundukları coğrafya, daima ayık ve uyanık olmayı gerektiriyordu. Halbuki sosyalist çağdaşlaşma, için sarhoş olmayı ve modern zevklerle uyuşmayı dikte ediyordu.

Neticede Azerbaycan, bir anda topraklarının yüzde yirmi beşini Ermeniler gibi küçük ama Kafkasya’nın koşullarında daima başka güçler adına hareket edebileceği için riskli bir topluma kaptırdı.

Azeri Türklerinin en azından bir kısmı belki de Ermenilerin o yüzde yirmi beşle yetinip duracaklarını ve kendilerinin Bakü’de sürüklendikleri aldatıcı zevk dünyasını sürdüreceklerini zannediyordu.  

Öyle olmadı. Ermeniler, dış dünyanın tahrikiyle daha fazlasını istediler. Öyle bir coğrafyada kimsenin uyuşma gibi bir lüksünün olmadığını hatırlattılar.

Bugün için Kafkasya, bir petrol sahası ve enerji hatları için bir geçiş noktasıdır. Oradaki nöbette rahatlayıp uyuyan, içip içip uyuşan elindeki her şeyi son damlasına kadar kaybeder. Ermenistan’da yapılan darbe girişimi Azeri Türklerine bunu hatırlatıyor. Temel sorunlara süreçsellik darlığıyla bakamayacaklarını söylüyor.

Mesele sadece Kafkasya mı? Anadolu gibi Kafkasya’dan da daha stratejik öneme sahip bir sahada bir milletin zevklerle uyuşup hantallaşma lüksü var mı?

O hâlde mesele; mekânın zorunlulukları değil, inancın zorunluluklarıdır, diyeceksiniz. Sonuna kadar haklısınız.

İnsanın İslam’la ihya olmasıyla elde ettiği en büyük kazanımlardan biri de ona mekân olarak evrensel ve zaman olarak çağlarüstü bir uyanıklık bahşetmesidir. İnsan, ihyanın atmosferi dışına çıkmadıkça mekân ve zamanı ne olursa olsun, ölümcül bir uykuya yatmaz, içip içip aldatıcı zevk denizi içinde yüzerek uyuşmaz, sorumluluklarını ertelemez.