• DOLAR 7.295
  • EURO 8.797
  • ALTIN 403.52
  • ...

Bizde tarih, hüküm çıkarılacak bir alan değil, ibret alınacak bir alandır. İbret, hiç kuşkusuz yol göstericidir. Bu vesileyle Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde bizde tarih anlatımı önemsenmiştir.

Buna rağmen bizim “İslam tarihi” dediğimiz oysa aslında “İslam ümmeti tarihi” veya “Müslümanların tarihi” dememiz gereken ilmin oluşumu Hicrî 4, Miladî 10. yüzyıl kriziyle ilişkilidir. İslam alimleri, ümmetin, yolundan saptırılmaması ve tarih üzerinden farklı bir yola yönlendirilmemesi için o yüzyıllardan sonra tarih ilmine özellikle yöneldiler.

Bu bağlamda İslam tarihçiliği ancak 6/12. yüzyıllarda bugünkü dünya tarihçiliğine kılavuzluk yapacak birikime ulaştı. İslam dünyası kadar dünyanın diğer kesimlerine de ilim sahasında büyük katkılar sağladı. Ne yazık ki 10/16. yüzyıla geldiğimizde İslam tarihi ihmale uğradı.

Batı, ilmî tarih yazımlarına İslam dünyasına göre yüzyıllar sonra katıldı ve mühtedi Yahudilerin önderliğinde tarih, Avrupa’da dine karşı bir silaha dönüştürüldü.

Batı, öncelikle tarih ilmini din birliğine dayalı bütünlüğe karşı, ırk birliğine dayalı yeni bir bütünlük inşa etmek için kullandı. Bununla aynı süreçte veya hemen ardından tarih, aynı zamanda terk edilen dinin yerine diğer beşerî ilimlerle birlikte bir hüküm kaynağı olarak kondu. Böylece tarih ilmi, önce din birliğine, sonra bizatihi dinin kendisine karşı cephe aldı. Tarih anlatımına; dine dayalı birliği imha, dini bilgiye duyulan güveni azaltma ve diğer beşerî ilimlerle birlikte akli üretim sağlayarak vahye duyulan gereksinimi, kendince, ortadan kaldırma işlevleri yüklendi.

Bu “modern” tarih anlatımı, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslam dünyasına da ihraç edildi. Fakat İslam dünyasının dinle ilişkisi, Batı toplumlarının dinle ilişkisine göre çok daha sağlamdı. Bunun için, İslam dünyasını parçalayıp sömürgeleştirmeyi hedefleyen örgütsel bir yapı üzerinden icra edilen modern tarih anlatımı, İslam dünyasında ilk anda doğrudan dinin kendisine yönelmedi. Dinle bir sorunu yokmuş gibi davranıp milliyetçilik üzerine yoğunlaşarak dine dayalı birlik (ümmet bağı) ile savaştı.

Aslında İslam dünyasında yapılan, Batı’da yapılanın ilk aşamasıydı. Yani dine karşı doğrudan savaştan önceki aşamaydı. Fakat Masonik yapıların titizce örgütlü girişimleri karşısında çözülmüş bir İslam dünyası olanları görebilecek ve yazılanlara cevap verebilecek durumda değildi. Bunun için Batılı yapılar ve onlara uyan İslam dünyasındaki unsurlar, meydanı boş bularak akıllara ziyan bir tarih yazımında bulundular, “İslam tarihi”nden öte “Oryantalistlerin İslam Tarihi”ni ürettiler ve Müslümanlara dayattılar.

CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE TARİH YAZICILIĞI

Cumhuriyet kadrolarının önemli bir kısmı, Batıcılıkta sınır tanımayan isimlerden oluşmuştur. Sosyal ve siyasi alanda Batı’da gördükleri, Batı’dan bildikleri her şeyi minyatür olarak bile olsa Türkiye’ye getirip burada var etmeyi “çağdaş insan” olmanın gereği saymışlardır. Bu yaklaşımın eseri olarak Cumhuriyet’ten sonra ilk tarih yazımları, İslam’ın bizatihi kendisine karşı oldukça sınırsız bir düşmanlık içindedir.

“Tarih II Orta Zamanlar” adlı, 1931 tarihli lise ders kitabına şekil veren o tarih anlayışında İslam’a yönelik eleştirilerden öte, hakaret ve aşağılanma söz konusudur. Buna karşı, Fransız İhtilali mantığıyla Türklük, İslam’dan soyutlanarak yüceltilmiştir. Dönemin sair tarih anlatımlarında da açık veya örtük bir dille Türklüğün, aslında İslam’a muhtaç olmadığı, İslamsız bir Türklüğün daha iyi bir noktada bulunduğu, İslam’ın Türklüğü durdurup geri bıraktığı düşünceleri işlenmiştir. Buna da “ulusal tarih anlatımı” denmiştir.

O dönemin tarih anlayışının oluşmasında Rusya’dan Türkiye’ye gelen ve milliyetçi bir kimliğe sahip olsa da Marksizm’in din karşıtlığından derince etkilenen Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudî, Yusuf Akçura gibi isimler etkili olmuştur. Söz konusu kişiler, Türk olmakla birlikte onların Rusya’daki örgütsel bağları hiçbir zaman netliğe kavuşmuş değildir.

Onların Türkiye için bir “ulus tarihi” oluştururken Türkiye’yi sadece İslam ümmetinden değil, Türk dünyasından da koparmaya çalıştıkları da bugün görülmektedir. Zira farklı coğrafyalara yayılmış ve farklı dil ve lehçeleri konuşan Türk dünyasını bütünleştiren unsur İslam’dı. Türk dünyası, İslam dini ve medeniyet birikimi üzerinden iletişim kuruyordu. İslam’ın zayıflatılması, Türk dünyası arasındaki bağı tabii olarak zayıflattı ve Türk dünyası arasına bugün bile izalesinde güçlük çekilen duvarlar ördü.

Bununla birlikte bu “ulusal tarih” anlatımcıları, bir yere kadar tahribat yapabildi. Asıl tahribatı ona muhalif görünüp sözde “mili tarih” adı altında başka kapıdan “ırkçı tarih” anlatımına kapılanlar yaptı.

OSMANLI’YA KARŞI SELÇUKLU KAMUFLAJI

“Milli tarih” anlayışını geliştirenler, Masonik yapıların akademideki ağırlığından bağımsız olmadan, İslam dünyasına yayılan bir Osmanlı’ya karşı, Anadolu ile sınırlı kalmış Anadolu Selçuklularının tarihini öne çıkardılar.

O devirde bütün İslam alemine dayatılan ırkçı “bölgesel milliyetçilik” anlayışına uygun organize edildiği anlaşılan bu tarih anlatımının amacı, bugünden bakıldığında Selçukluyu yüceltmek değildir. Hedef, Anadolu Selçuklularının sınırlılığı üzerinden coğrafik saha olarak dar, anlayış olarak ırkçı bir milliyetçilik geliştirmektir.

Batı’nın istediği de Türkiye’yi hem genel olarak İslam aleminden hem Türk dünyasından koparacak ve aynı zamanda içeride de sorunlarla boğuşturacak, böyle bir milliyetçilik anlayışı idi. Başka bir ifadeyle bu milliyetçilik anlayışı, Osmanlı bakiyesi Türkiye’yi köklerinden koparıp yalnızlaştırmayı, bu şekilde yalnızlaşan bir Türkiye’yi içeride de ırkçılık üzerinden çatıştırıp sürekli bir kavga hâlinde tutmayı amaçlıyordu.

Bu anlayışın ürünü olan bir tarih anlatımı içeriyi bütünleştirecek bir tarih anlatımı değildi ve aslında Selçuklu tarihi, burada sadece Türkiye’yi sınırlı tutma emelinin bir kamuflajı olarak kullanılmıştır.  

Ne yazık ki ırkçı milliyetçiliğin uluslararası emellerini hesaba katmayan, içerideki etnik farkları bir tür kabile anlayışı üzerinden değerlendiren ve tarihçilik yapmaktan öte bir tür kabile ozanlığı yapan pek çok kişi de bu ırkçı milliyetçi tarih anlatımına kapıldı. Böylece dünya görüşleri ve inançları ile Velidi Togan ve Sadri Maksudî ile hiçbir bağları görünmeyenler de Müslümanların bütünlüğü konusunda aynı zemine kaydılar. Ya da eserlerini onların öncülüğünde kurulmuş Türk Tarih Kurumu’nda yayımlatabilmek için tarihe onlar gibi baktılar.

“MİLLİ TARİH” ADINA “IRKÇI MİLLİYETÇİ TARİH”

“Ulus” kavramına karşı “milli” kavramını kullananların bir bölümü, bu kavramla tamamen İslam’ı kast etmektedir. Diğer bir kısmı ise “milli” kavramını köklerinden kopararak tamamen “ulusal” anlamda kullanmakta; kavramı sekülerleştirip bütünleştirici bir zeminden ayrıştırıcı bir zemine taşımaktadır.

Türkiye’de “milli tarih” iddiasındaki önemli bir kesim, ne yazık ki “milli tarih”le doğrudan ve sadece Oryantalist yaklaşımın ürünü olan “ulusal tarih” kavramını kast etmiş; tarih anlatımına Fransız İhtilali gözlüğüyle bakmıştır. Daha kötüsü, tarihçiler ancak bu gözlüğü taktıklarında yazdıkları, ilgili kurullardan geçebilmiş ve devlet kitaplarında yer alabilmiştir.

Burada esef verici olan husus, söz konusu tarih anlatımının Türkiye Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA)’nin pek çok maddesi de dahil İslam tarihine şamil kılınmasıdır. Daha doğrusu ümmet tarihi olan İslam tarihinin Fransız İhtilali milliyetçi anlayışı ile işlenmesidir. İslam tarihinin bu şekilde Oryantalistçe ele alınması, ortaya hakikaten çok çarpık bir tarih anlatımı çıkarmıştır.

Türkiye’de daha önce Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve genellikle çeviri ürünü olan bir İslam Ansiklopedisi vardı.

Söz konusu İslam Ansiklopedisi, yabancı bulunduğundan yeni bir İslam Ansiklopedisi ihtiyacı görüldü ve 1988’de yeni bir ansiklopedinin hazırlanması Diyanet’e bırakıldı. Ancak Diyanet’e güvenilmemiş olunacak ki yayım işi ondan alınıp Türkiye Diyanet Vakfı’na (TDV) bırakıldı.

Bu küçük bir idari tasarruf, bir görevlendirme gibi görünse de öyle değildir. Zira o dönem TDV’nin yönetiminde seküler ırkçı milliyetçi isimler etkindi. Dolayısıyla İslam Ansiklopedisi hazırlamak gibi mühim bir vazife onlara tevdi edilmiştir. Nitekim ansiklopedinin ilk maddeleri genellikle İlahiyat Fakültelerindeki seküler dünya anlayışına sahip isimlere verilmiştir. Bu isimlerin İslam tarihi ile ilgili hazırladıkları maddeler, baştan sona sorunludur, Oryantalistçedir ve İslam dünyasının bütünlüğüne hizmet etmekten öte, Müslümanların zihin dünyasını parçalayıp berbat etmeye yöneliktir. Ansiklopedi gibi temel bilgileri vermesi gereken bir eser, çoğu maddeye doğrudan ayrıntılı ihtilaf konuları ile başlamıştır ve satır aralarında İslam büyüklerini gözden düşürmeye dönük bir çaba söz konusudur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, bütün olarak düşünüldüğünde sosyal bilimler alanında çalışanların asla göz ardı edemeyecekleri bir hazinedir. Ama ne yazık ki bu hazine bu seküler ve asla iyi niyetli olmayan yaklaşımın yanında ırkçılığa varan bir tarih anlayışı ile hasarlıdır, onarım gerektirmektedir.

Türk olmayan ilim adamlarının ve tarihi şahsiyetlerin Türkleştirilmesi, bu tarih anlatımında bir fazilet olarak kalmaktadır. Zira Türkleştirilme, onları pek çok aşağılayıcı ifadenin şerrinden korumuştur!

Söz konusu anlayış doğrultusunda başvurulan yollardan birkaçı şunlardır:  

-Alim veya tarihi şahsiyetlerin isimlerinin sonunda kökenlerini ifade eden ifadelerin köken farkı gözetilerek silinmesi

-Tarihi şahsiyetlerin kökenine bakılarak onların aleyhindeki anlatımın öne çıkarılması

-Tarihi şahsiyetlere yönelik kimi tarih kaynaklarının farklı sebeplerle yer verdikleri hakaretlerin bir şekilde anlatıma sindirilmesi

-Tarihi şahsiyetlerin başarılarına gölge düşürecek ifadelerin söz konusu şahsiyetlerin kökeni ile ilişkili olarak satır aralarına konması

-Kimi zaman tarihi şahsiyetlere yönelik doğrudan hakarete varacak ifadelerin kullanılması

-Farklı toplumların hizmetlerinin atlanması, hizmetlerinden söz edildiğinde kavim adlarının anılmaması ama herhangi bir vakada onlardan bir grubun olumsuz duruşu söz konusu ise bunun mutlaka kavim adıyla birlikte verilmesi.

Burada açıkça zihniyetle ilişkili olarak titizlikle planlanmış, sahte/uydurulmuş bir tarih anlatımına hizmet söz konusudur ve bu tarih anlatımı, Türkiye’nin kendisini yenileme hedefine hizmet etmemektedir.

Bizim İslam tarihi dediğimiz, ümmet tarihidir; İslam tarihi, din tarihini değil, ümmetin tarihini anlatır. İslam tarihi adı altında ümmet tarihi yerine “ırk tarihi” anlatmak, zararsız bir yalan uydurmak değil, bir aldatmadır; ilmin onuruna aykırı bir saptırmadır.

Türkiye’de İslam tarihi, bu Oryantalist kalburdan bir an önce kurtulmalıdır.  

Özelde İslam tarihi değil, Türk tarihi anlatılacaksa Türk tarihinin de saptırmalara ihtiyacı yoktur. Tarihi saptırmak, tarihi kahramanlıkların da ancak örtbas edilmesine hizmet eder.