• DOLAR 7.464
  • EURO 9.024
  • ALTIN 438.14
  • ...

Batı’nın üç yüz yaşını geçen “Aydınlanma” serüveni, “kemal”e erdikçe insanlığı “anlamsızlık” karanlığına sürükledi.

Vahyin aslı ve yorumlarıyla arasına mesafe konan Batılı insan, 19 ve 20. yüzyılda geliştirilen çözümlerle “Aydınlanma” sonrası “anlamsızlık” sorununu aşabileceğini zannetmişti. Ama o çözümlere rağmen Batılı insan, “Aydınlanma”nın dayattığı öncesiz (evvelsiz) ve sonrasız (ahiretsiz) bir dünyada neden var olduğunun cevabını veremedi ve mevcudiyetiyle ilgili cevapsızlık, onu bunalıma sürükledi.

“Aydınlanma”nın mirasçıları, bireysel sorunlara karşı psikolojiyi, toplumsal sorunlara karşı sosyolojiyi geliştirdiler. İki disiplinin verilerinden yararlanarak seküler ruhsal tedavi ve “vaazsız” toplumsal terapi yöntemleri geliştirdiler. Başka bir ifadeyle, “Aydınlanma” ile dayatılan bireysel ve toplumsal yaşamda mutsuzluk, bireyin bir hastalığı veya arızi, giderilebilir bir toplumsal bunalım olarak tarif edildi. Bu yönde bir sistematik geliştirildi ve sıkıca uygulandı.

Milliyetçilik ve hemen ardından sosyalizm gibi ideolojiler de “Aydınlanma”nın ömrünü uzattı, 20. yüzyılın sonlarına kadar onun için bir tür koltuk değneği oldu.

Birey ve toplumlar, “Aydınlanma” ile gelen bu yönelim ve ideolojilere bakarak bazı hedefler edindiler ve onların peşinde koşmakla mutlu olmaya çalıştılar. Bu bağlamda 20. yüzyılda yaygınlaşan “seküler şehitlik” bize çok şey anlatmaktadır. Evvelsiz ve sonrasız bir dünya tasavvurunda “devrim şehidi” gibi bir kavram, derin bir tutarsızlık olarak vücut buldu ve çok ilginç bir şekilde “Aydınlanma”nın doruğunda olanlar değil, “Aydınlanma”nın peşine takılsa da henüz ona ulaşmayan, bununla birlikte henüz evveli ve sonrası olan bir dünya tasavvurundan da beslenen toplum kesimleri arasında tuttu. İşin aslında “Aydınlanma”nın doruğuna çıkanlar, “Aydınlanma” peşinde koşanların isteklerini sömürerek onları “Aydınlanma” yolculuğunun kurbanlarına dönüştürdüler ve “dinî kutsal”ı öldürürken “seküler” bir kutsal ürettiler. Bu “seküler kutsal”ı yaşayanlar, “Aydınlanma” yolunda tükenirken kendini mutlu hissetme gibi çelişkili bir hâl yaşadılar.

  1. yüzyılın III. Dünya toplumlarının hikâyesinin tamamına neredeyse bu “seküler kutsal” tutarsızlığı ve aslında aldatması hâkimdir.

Ya sonrası? Kocaman bir hiç…

  1. yüzyıla girilirken “Aydınlanma” ile gelen insanın evvelsiz ve sonrasız bir dünyada mutlu olma arayışı, “Aydınlanma”nın doruğuna çıkanlar için korkunç bir hayal kırıklığıyla son buldu.

Bugün Avrupa ve ardından ABD’de yaşananların özeti aslında şudur: “Aydınlanma”nın doruğuna çıkanlar, oradan bütün dünyaya seslenerek “Burada bir şey yok! Bizi kandırmışlar!” diye bağırıyorlar.

Onlar, “Aydınlanma” uğruna, mana namına her şeyi terk etmekle kalmadılar, aynı zamanda mana namına her şeyi lanetlediler. “Madde” üzerinden çılgınca bir hırsla tatmin olmaya, dolayısıyla mutlu olmaya çalıştılar. Özellikle cinsellik bağlamında, insanlığın vahyin rehberliğinde edindiği bütün ilkeleri ayaklar altına aldılar. Daha önce genelde bir yaşla ilişkili olan bu insan hâlini tıbbi yöntemler ve çok yönlü görsel teşviklerle bütün yaşlara yaydılar. Ama insanlar, onlardan öğrenme bu beşerî arayışlarının sonunda bir tür plastikleşirken tatmin ve mutlu olmadıklarını da gördüler. Kendilerine arzularına uymaları durumunda mutlu olacaklarını öğretenlerin onları aldattıklarını anladılar. Bunun için şimdi isyan ediyorlar.

Çin gibi otoriter rejimler, bu isyanı istibdatla bastırırken son iki yüzyılda kendi insanına yönelik çözümlerinde iknayı hep istibdattan kârlı gören özgürlükçü Batı dünyası ise şaşkın. durumda. Önünde iki seçenek var, “Aydınlanma” ile keşfettiği bu ikna yolunu yetersiz, riskli ve yıkıcı görüp baskıya başvurmak ya da ikna donanımı çöktüğünden isyanı kendi hâline bırakıp sona doğru yol almak. Ne var ki Batı’nın belki Çin’e göre bile daha köklü bir baskı deneyimi var. Batı, istibdadın çözümü olmadığını gayet iyi biliyor. Dolayısıyla birincisi çıkar yol değildir. İkincisi ise belirsizlik getiriyor. Belirsizlik ise çılgınlığa yol açacak kadar tehlikelidir.

Buna rağmen Batı’daki iktidar çevrelerinin bir bölümü, şimdilik “Aydınlanma”nın iflası ile gelinen aşamanın İslamîleşme ile sonuçlanmaması için, Çin gibi istibdadı meşru görüyor. İslam dünyasında son 20-30 yılda oluşturulan dehşet ortamının da yardımıyla toplumlarını bu istibdada ikna edebileceğine inanıyor. Bunun toplamının nihayetinde İslamîleşmenin Batı’da kitleselleşmesinin önüne geçebileceğini düşünüyor. Diğer kısmı ise hâlâ şaşkınlık hâlinde durgun.   

III. DÜNYA VE AYDINLANMA

Dünyanın bu hâline karşı sorunumuz ise eski III. Dünya toplumlarının önemli bir kısmının hâlâ taklidi bir “Aydınlanma” arayışında olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle “I. ve II. Dünya”lar,  “Aydınlanma iflas etti!” diye adeta çığlık çığlığa bağırırken “III. Dünya”da hâlâ çok geniş toplum kesimleri, o seslere kulak tıkıyor. “Aydınlanma”nın doruğuna çıkanların bütün deneyimlerini kendisi de yaşamadan durmamakta kararlı görünüyor.

Bu kitleler mekanik görselliğin aktardığı Batılı ortamlara bizzat katılmak için çılgınca yol alıyor. “Özgürlük dünyası” olarak önüne konan o ortamları bir tür “seküler cennet” biliyor ve o sahte cenneti, uğruna risk alınacak kadar “keyifli” görüyor. Bu, öyle bir romantizm oluşturmuş ki buna karşı her söylem, onlar tarafından haince bir aldatma olarak değerlendiriliyor. Biz açıkçası bir tür “koyun psikolojisi” veya “trene binme psikolojisi” ile karşı karşıyayız. Önünde duranın her an ayaklar altında kalıp çiğnenme ihtimali söz konusu.

Meselenin diğer bir yanı ise “derin Batı”nın hâlâ kendisine yönelik bu akışı, yine kendisine ait “Kürselcilik-Ulusalcılık” havuzlarında toplayıp değirmenine un yapabileceği umuduna sahip olmasıdır. Batı’nın aldatmadaki son oyunu, küreselcilik-ulusalcılık karşıtlığıdır.

İSLAM DÜNYASI VE “AYDINLANMA”

İslam dünyasını “Aydınlanma” konusunda sair dünyadan farklı kılan, “Aydınlanma”daki karanlığı erken teşhis etmesidir.

İslam dünyasında bu bağlamda Şeyh Halid ez-Zülcenâheyn’in tarikat ve İmam Hasan el-Bennâ’nın cemaat hareketi olmak üzere, yaklaşık yüz yıl arayla iki dalga gelişti.  

1827’de vefat eden Şeyh Halid, devrin ansiklopedisi kamusu ezberlemiş, muhtemelen Hindistan’da Şah Veliyullah Dehlevî’nin talebelerinden; Irak ve Şam’da ise Osmanlı memurlarından Batı’daki gelişmeleri haber almıştı. Buna karşı yeni bir vaziyet almamız gerektiğini de fark etmiştir.

Şeyh’in bu yeni vaziyet bağlamında İslam dünyasına zihinsel açıdan en büyük hizmeti, yaşadıklarımızın cebrî olmadığını, bizim irademizi değişimden yana kullanmamızın mümkün olduğunu ve bu durumda düşmanlarımızın bizim için tasarladığı öyküyü yaşamak zorunda olmadığımızı bize öğretmesidir. Onun “kadere iman”la ilişkili olarak İslam dünyasında yayılan cebriyenin aleyhinde yaptığı ihya, bütün Müslümanlar açısından müspet sonuçlar verdi. Öte yandan Şeyh, hazır tarikat yapısını İmam Gazzâlî’nin yolu üzerinden ihya ederek İslam dünyasında hızlı bir şekilde güçlü bir sivil örgütlenme kurmayı başardı. Devletin kimi yörelerde tükendiği, kimi yörelerde sekeratte olduğu bir İslam dünyası, onun bu çerçevede oluşturduğu dalga sayesinde Güney Asya, Orta ve Güney Afrika ve Güney Amerika’nın hikayesini yaşamadı. Onun hizmetlerinin etkisi veya kimi zaman o hizmete tepkiyle İslam dünyası hiçbir zaman o coğrafyalar boyutunda fiziki ve kültürel bir sömürgeye dönüşmedi. Ne Hıristiyanlaştı ne de Batılılaşma konusunda onların vardığı noktaya gitti.

İmam Hasan el-Bennâ ve arkadaşları ise Batı’yı doğrudan okumuşlar, “Aydınlanma”yı ideolojiler boyutunda da bizzat tanımışlardır. İmam, 1928’de kurduğu İhvan-ı Müslimin Cemaatiyle, Batı’yı doğrudan tahlil edip ona karşı cemaat üzerinden bir mücadele yolu geliştirdi. Onunla aynı çağda İslam dünyasının farklı noktalarında da farklı simalar yine cemaat üzerinden Batı’ya karşı zihinsel ve pratik üretimlerle yeni bir dalga oluşturmayı başardılar.

Dünyadaki bütün hareketler, Batı’ya karşı yine Batılı bir ideoloji ile karşı koyma yoluna gittiler. İslam dünyası ise bu iki dalga ile kendi kökleri üzerinden Batı’ya karşı koyma yoluna gitti. Bu, İslam dünyasının en özgün yanı, Batı açısından en ürkütücü ama Batı’ya karşı duranlar için de en umut verici yanıdır. Bunun için İslam dünyası, “bir daha toparlanamaz” vaziyette görünürken bile Batı’ya karşı hep en öndeki alternatif olarak görüldü ve Batı, ona karşı sürekli önlem geliştirmek durumunda kaldı.  

İslam dünyasının direnişte yaşadığı en önemli sorun ise bu iki dalganın birbirinin alternatifi, birbirinin karşıtı ve hatta düşmanı gibi görünmesidir.

Bu görüntünün oluşmasında büyük pay, İslam dünyasına karşı önlem sürecini hiç kesmeyen Batı’ya aittir. 1970-80’li yıllarda Suriye’ye komşu Güneydoğu Anadolu şehirlerinde İhvan mensubu olmakla Vehhâbî olmak bir görülür, dolayısıyla her İhvan mensubu Şeyh Halid’in yolunun düşmanı olarak kabul edilir, dışlanır ve ona düşmanlık edilirdi. Çünkü bölgede garip bir şekilde Suriye üzerinden dağıtılan ama İstanbul matbaalarında basılan ve sözde tarikatı anlatan eserlerin satır araları ve dipnotlarına bu yönde okkalı bölümler yerleştirilmişti. Bu kitapların CIA ile birlikte çalışan bir gruba ait olduğu anlaşılıncaya kadar nice kişi birbirini itham etti. Bu çalışmaların daha derin versiyonları ise Irak-Şam-Suudi Arabistan üçgeninde yapıldı. Irak ve Şam’ın İhvan mensupları Suudi Arabistan’a çekilerek Vehhâbilîğe yaklaştırıldı. Bu yöndeki propagandaya malzeme sağlandı. Böylece dış güçlere karşı birlikte durması gerekenler, Vehhâbîlik üzerinden çatışmak yerine, Vehhâbîliği de ıslah etmek için çalışması gerekenler, İslam karşıtlarının işini kolaylaştıracak anlamsız tartışmalara girdiler.

Yakın dönemde İslam dünyası bunu tam da aşıyor iken zihinsel ve pratik anlamda bir fetret dönemine sokuldu. Bu fetret döneminde Müslümanlara dayatılan; ya İslam’a davet ve irşad yerine anarşizme yönelmek ya da İslam’ın varlığını küreselcilik ve ulusalcılık karşısında anlamsızlaştıracak şekilde sentezci bir ılımlılığa sürüklenmektir.

Müslümanlar, bugün bu fetret dönemini aşıyorlar. Lâkin bu kez Müslüman gençliği anlamsız bir eleştiriciliğe sürükleyerek İslamî hareketlere düşman kılma ve küreselcilik ya da ulusalcılık havuzlarına aktarma yönünde bir operasyonla karşı karşıyayız.

Türkiye’de bazı eski sol isimler ve bazı özel üniversiteler salt bu yönde çalıştılar, çalışmaya devam ediyorlar. Söz konusu isimlerin bütün dikkati İslamî gelişmeler üzerindedir. Bunun için sürekli gözlem ve anket yöntemlerine başvurarak tahliller yapıyorlar ve Müslüman gençliğin hatta yaşlandıkça özlerinden kopan birtakım isimlerin kafasını karıştıracak üretimler yapıyorlar.

Bizim kimi zaman “bozuldu/değişti” dediğimiz isimler, ne yazık ki bu fetret döneminde başlayıp hız kazanan operasyonun kurbanlarıdırlar. Söz konusu kişiler, önce sol bir jargonla İslamî hareketleri eleştiriyorlar. Ardından eski tüfek solcular misali sınırsız bir liberalizme yöneliyorlar yine İslamî hareketleri ölçüsüzce eleştiriyorlar.

İslam dünyası gençliği bu operasyonu da aşıp yeni bir dünyada yeni bir dalga oluşturabilecek mi? Böylece İslam dünyası, direnişinde istikrarlı tutumunu sürdürüp günün gerçekliği içinde yeni bir direniş safhasına, kendi üçüncü dalga direnişine geçebilecek mi?

Bugün bütün mesele budur ve İslam dünyası bunu yapabilecek gençlik potansiyeline sahiptir. Çok kısa bir zamanda anlamsız ihtilaf konularına gülüp geçen, bütün İslamî birikimleri değerlendirip onlardan istifade yolları arayan, enerjisini İslam dünyasını “imam ümmet” vazifesi doğrultusunda donatacak üretimlere yönelen bir Müslüman gençlik göreceğiz. Batı da Doğu da o gençliğin ayak seslerini duyuyor. Bunun için kendi “Aydınlanma”sı çökerken Batı’da ve Doğu’da İslam’a karşı bu kadar yeni önlem alma yoluna gidiyor.

Hani diyordu ya Üstad Mevdudî “Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim!”  Biz de “İstikbal İslam’ındır” inancıyla “Gelin Bu Dünyayı Yeniden Kuralım!” diyelim.

Set oluşturma günleri geçti, gün dünyayı yeniden kurmak için kolları sıvama günüdür. Göreceğiz ki irade varsa dünya yeniden kurulabiliyor. Göreceğiz irade İslam doğrultusunda işliyorsa dünya yeniden kurulabiliyor. İnanan, mutlaka kazanır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız üstün olan sizsiniz!” (Âl-i İmrân 139) 

“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır…” (Nur 55)