• DOLAR 7.879
  • EURO 9.28
  • ALTIN 482.26
  • ...

Yirmi-otuz yıl önce düşüşe geçen, dışlandığı, unutulmaya yüz tuttuğu düşünülen milliyetçilik, küreselciliğin hız kesmesi ile yeniden dünya gündeminde.

Rus ve Çin milliyetçiliği, Hint ırkçılığı, ABD ulusçuluğu, Türk milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği, yeniden Fransız milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği…

On yıl öncesine göre milliyetçilik, terk edilip yeniden uyandırılan bir akım olarak bugün daha çok konuşuluyor, devlet politikalarında ondan daha çok söz ediliyor.  

Ulus devletler, yakın bir dönemde Rusya ve Çin başta olmak üzere küreselciliğe karşı “yumuşak bir isyan” geliştirdiler ve bu isyan, bizzat küreselciliğin doğduğu ABD’de bile etki ve tepki üzerinden yeni bir milliyetçilik dalgası doğurdu. “Dünya koca bir köydür!” anlayışına dayalı küreselciliğe karşı, henüz dillendirilmemiş “Dünyada herkesin bir köyü vardır ve herkes, köyünün büyüklüğü kadar söz sahibi olmalıdır” anlayışına dayalı küresel bir milliyetçilik dalgası gelişti.

Kısa sürede milliyetçiliğin üzerindeki küller atıldı, geçmişteki milliyetçiliğe dayalı sevgi ve nefret kıvılcımları yeniden harlandı, “çağa ayak uydurma”yı var olmak için vazgeçilmez görenler, milliyetçi izlerini yeniden büyütüp imajlarına dönüştürdüler. Vahiyden kopan beşer, zihni körelip yeni bir şey bulamayınca eski bulduklarına döndü ve bir kez daha milliyetçiliğe coşkuyla sarıldı.

Milliyetçilik, insanlığın sorunları için çözüm müdür? Değilse neden değildir? Analizimizde bunun üzerinde duracağız.

KÜRESEL MİLLİYETÇİ DALGA

Milliyetçilik Batı’da Avrupa Yahudiliğinin, Katolikliği çözüp dağıtmak için bulduğu en etkili silah olarak akımlaştı. Bütün Batı’yı sarstı. Klasik Hıristiyan sömürgeci imparatorlukların; diğer toplumlara hükmetmelerini meşrulaştırma ideolojisi olarak yayıldı.

İkinci aşamada milliyetçilik, imparatorlukların dağıtılması için bir silah olarak kullanıldı ve aynı zamanda o silahı kullanan büyük devletlerin dağılmasında önemli rol oynadı.

Üçüncü aşamada milliyetçilik, Almanya, İtalya, İspanya gibi devletlerde ırkçı faşizme dönüştü. Ona karşı, Batı Avrupa’da demokrat milliyetçilik olarak; Doğu Avrupa ve Üçüncü Dünya Ülkelerinde ise sosyalizm ile bütünleştirilerek farklı renkler aldı.

Ama bu dünya çapında ilgi gören akım; 1990’lı yıllardan itibaren sair dünya ülkelerinde küreselcilik; İslam dünyasında ise liberal küreselcilik ile birlikte İslamî hareketlere yenildi, zayıfladı.

Bugün Rusya ve Çin’in küreselciliğe yumuşak isyanı çerçevesinde yeni bir milliyetçi dalga ile karşı karşıyayız. Devletler, bir kez daha milliyet odaklı politikalar geliştiriyorlar; milliyetçiliği, asli devlet ideolojisi olarak bir kez daha canlandırıyorlar. Ancak devletlerin bu yeni dalgayı benimseme şekilleri gibi, benimseme dozları da farklıdır.

Rusya, bu dalgayı salt Çarlık ve Sovyet günlerindeki bağlarını keşif ve yeni Rusya’nın çıkarları için yeniden değerlendirme bağlamında benimsedi. “Cumhuriyet”i terk etmeden Çarlık günlerinin ve hatta Sovyet zamanlarının ihtişamını yakalama kaygısıyla milliyetçiliğe sarıldı.

Macron’un seçilmesinden bu yana Fransa da benzer bir yola girdi. Fransa, son yıllarda imparatorluk günlerindeki bağlarını yeniden özenle keşfediyor ve onun üzerinden ABD ile yeni bir “erdemli ortaklık” arayışında bulunuyor.

ABD’de ise yeni milliyetçi dalga, Evanjelizm üzerinden Hıristiyan değerlerine bağlanmaya, ABD’deki Hıristiyan-Yahudi birlikteliğini sürdürmeye ve ABD’nin küresel siyasetini sürdürürken ABD’nin içini ihmal etmemeye, ABD’nin milli kalkınmasına zarar vermemeye dayanıyor. 

Bu “küresel güçler”, dünyanın diğer güçleri arasında da kendilerine müttefik olacak milliyetçi dalgalar oluşturuyorlar.  

Örneğin, Hindistan’da iktidarda bulunan Hint dinlerine dayandırılan ırkçı akım; bu çerçevede kabul edilmelidir. Hint ırkçılığı, kimi yönleri ile Çin ırkçılığına benzer görünürken Çin’e karşı ABD ile ortaklığı benimsiyor.
Arap dünyasındaki yeni milliyetçi dalga da Araplık adına, ABD ve küresel güçlerin yönlendirmesiyle bugüne geldi.

TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİĞİN SERÜVENİ

Türkiye’de Osmanlı günlerinde milliyetçilik, Batı Avrupa’da olduğu gibi, imparatorluğu laikleştirme akımı olarak beslendi. İkinci aşamada ise hem Türkler hem diğer unsurlar bağlamında imparatorluğu dağıtmak için bir haklılık/meşrulaştırma aracı olarak kullanıldı. Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi de bu ikinci aşama içinde değerlendirilebilir.

27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra ise ulusalcı sosyalizm, “saklı” resmî ideolojiye dönüştü. Bununla birlikte öz sosyalizm de kontrol altına alınıp Rumeli-Kafkasya Türklerini, Alevi ve Kürtleri, köylü ve işçileri, “çağdaşlaştırma/dönüştürme/laik değerlerle buluşturma” aracı olarak kullanıldı.

Biri tavan, diğeri tabanla ilgili bu her iki yapıya karşı da beklenen tepki İslamî hareketlerin güçlenmesiydi. Bu tepkiye karşı geliştirilen ara mekanizma ise milliyetçilik oldu. Derin yapı, özellikle dindar İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güney Anadolu’nun dağlık kesimlerinde milliyetçiliği, İslamî harekete katılımı engelleyip laikliğe geçişi sağlamada bir ara alan olarak kullandı. Komünizm karşıtı öfkeyi, milliyetçiliğe yönlendirdi. Böylece ulusalcı sosyalizm ve sosyalizm üzerinden oluşturulan resmi üst ve alt potadan kaçmak isteyen dindar aile gençleri, İslamî hareketten uzak tutulup bu potada laikleştirildi, sistem içinde bırakıldı.

12 Eylül 1980 İhtilali’ndeki zulümler, Mamak Cezaevi’nde milliyetçi Anadolu gençlerine yapılan hadsiz hesapsız işkenceler bir tefekkür ve değerlendirme imkânı oluşturdu. Anadolu’nun bağrında yetişen pek çok genç, “Biz nereye gitmek istiyorduk ve bugün nereye vardık?” sorusuna cevap aradı. Neticede bir grup, milliyetçilikle yolunu tamamen ayırırken önemli bir grup da milliyetçilikten milli bir anlayışa doğru dönüşüm kararı aldı, ırkçılıkla arasına takdir edilecek bir mesafe koydu.  

1994’te Refah Partisi’nin belediyeleri kazanması, ardından 1995’te yapılan genel seçimlerde en büyük parti olarak öne çıkması, milliyetçiliğin bir kez daha dindar dönüşüme karşı kullanılmasını gündeme getirdi. Neticede 28 Şubat’ta milliyetçi bürokrasi, en uç ulusalcı sosyalist bürokrasi ile birlikte 28 Şubat’ın uygulayıcısı olarak rol oynadı. Ancak milliyetçi bürokrasi değişmese de milliyetçi taban, bu tavrı yadırgadı ve cezalandırdı. 

Bugünkü durum ise daha farklı görünüyor:

Türkiye’de devletin derinliğinde “çağa uyarak varlığını sürdürme” yaklaşımını bir tür ideoloji edinen, farklı görünümlere sahip köklü bir yapı var. Ortak mukaddesatı “devletin bekası” olan bu yapı; yeni bir şey üretip devletin bekasını onun üzerine oturtmak ve devleti o esas üzerinden büyütüp bir dünya gücü hâline getirmek yerine, dünyayı sürekli izleme ve hep ona göre yeni bir vaziyet alma mantığına tamamen teslim olmuştur.

İlk bakışta, bu bir bağımsızlık eğilimi gibi görünse de esasta bir bağımlılık eğilimidir. Türkiye’yi “dünya ile uyum” adı altında küresel güçlerin sürekli peşine düşüren, kompleksli bir yaklaşımdır. Ne yazık ki dünya koşulları, bunlara sürekli sahte bir haklılık imajı veriyor. Söz konusu yapı, buna dayanarak küresel güçlerden bağımsız, saf fikriyatları dünyayı anlamamakla itham edip aşağılıyor, düşmanlaştırıp dışlıyor. Bugün bu çerçevede söz konusu yapı, küresel milliyetçi dalgaya kapılmayı zorunlu görüyor, ona karşı durmayı ise mahkûm ediyor.

Söz konusu yapı, dünyanın dört bir yanında milliyet keşfinde bulunmayı ve onun üzerinden siyaset geliştirmeyi düşünüyor. Libya, Suriye gibi noktalarda bazı emarelere ulaşıyor. Ama Sudan ve Somali’de tıkanıp kalıyor.

MİLLİYETÇİLİK NEDEN ÇÖZÜM DEĞİL?

Milliyetçilik çözüm değildir. Zira İslam yanılmazdır ve bu yanılmaz hakikat, milliyetçiliği kesin olarak reddetmektedir. Bugüne kadar o hakikati milliyetçilik lehine yorumlayanların hepsinin yanıldığı eninde sonunda anlaşılmıştır. İslam, zihinlerde hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde, toplumların hak ve hukuklarının etnik yapıları ile ilişkilendirilmesini onaylamıyor.

İslam, bir hikmet dinidir ve İslam’ın milliyetçiliği reddinde elbette hikmetler vardır. Bu hikmetleri şu şekilde sıralamak mümkündür:  

  1. Toplumların hak ve hukuklarını milliyete dayandırmak, tabii bir ayırım getirir; ayırım, adaletsizliğe yol açar, adaletsizlik çatışmaya neden olur. Dolayısıyla milliyetçi yaklaşım, tabii olarak çatışma, kargaşa ve fitne getirir. Milliyetçiliğin akım olarak dünyadaki 250 yılı da bunu açıkça doğruluyor.
  2. Milliyetçi ayrımcılık, hak ve hukuk konusunda farklı davranmaya, bu da karşı tepkilere ve yeni milliyetçiliklere yol açar. Bu tepkileri sindirme talebi ise sistemleri; baskı, istibdat politikalarına yöneltir. Bunun için dünyanın her yerinde baskı ve istibdat, milliyetçi sistemlerin tabii bir karakteridir. Bu yöndeki bir yönelim, kaçınılmaz olarak sistemin ılımlılığını kaybetmesine neden olur.
  3. İslam dünyası, Batı Avrupa, Çin ve hatta Hind’in bir kısmından farklı olarak yüzyıllar boyu serbest dolaşım ve yerleşme hakkıyla yaşamıştır. Müslüman birey ve hatta topluluklar, farklı sebeplerle farklı coğrafyalara yerleşmişler, dolayısıyla ırksal homojenlik kaybolmuştur. İslam dünyasında ırk üstünlüğüne dayalı her tür yaklaşım, tabii bir çekişme oluşturmaya, tepki doğurup iç kargaşaya yol açmaya mahkumdur.

Son dönemde yayılan şiddetli bir romantizm, bu hakikatleri göz ardı ediyor. Birkaç yıldır geçmişte ulusalcı sol içinde yer alan bazı tefekkürü kıt, şair olmayı da başaramamış, “şair ruhlular” dindarları, ırkçılaştırma projesi güdüyorlar. Ne yazık ki İslam’la ilgili bilgisi, bir ceviz kabuğunu doldurmayan bu tipler, yaptıklarını “İslamî bir zorunluluk” diye de tepeden bir yaklaşımla dayatıyorlar. İslamî bilgisi zayıf olmayan ama fikriyatı öteden beri zayıf tipler de onlara kanıyorlar.

Bu, çıkar yol değildir.

Bu coğrafyada seküler bir milliyetçilik mümkündür ama İslam üzerinden ırkçılık asla mümkün değildir. Böyle bir tutarsızlık asla tutmaz.

Birleştirici İslamî akımın kendini toparlayacağından ve bunların seküler, Fransız ihtilali bakiyesi fikirlerine karşı topluma İslam üzerinden daha güçlü hitap edeceğinden hiç kuşku yok.