• DOLAR 6.952
  • EURO 8.213
  • ALTIN 441.205
  • ...

Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, bir yıl önce darbeci despotların mahkemesi önünde şehid oldu.

Mursi’ye Allah’tan rahmet dilerken net bir soru ile soralım: Neden şehid edildi?

Buna çok yönlü cevaplar verilebilir. Ama kanaatimce en öz cevap, onun Eylül sonu 2012’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadır.

Mursi, o konuşmada, Batı tarafından teşekkül edilmiş bir kurumun kürsüsünde olduğunun bilinciyle, yer yer Batılı kavramlar kullandı.  

Onun ötesinde, İslamî siyaseti ve dünyanın bu farklı siyasete duyduğu gereksinimi; Arapçanın geniş imkânları ve bila nakıs icazıyla dünyaya duyurdu.

Her satırı hitabet derslerinde okutulacak değerde… Anlaşılır ve etkili bir dille…

Önce 2011 Mısır devrimini ve dolayısıyla kendisinin konumunu ifade etti Mursi… Meşruiyetini, dolayısıyla söyleyeceklerine icabet etmenin gerekliliğini haber verdi.

Hemen ardından Filistinlilerin bağımsız bir devlet olma hakkını haykırdı.   

Sonra dünya siyasetiyle ilgili genel meseleler ama hep İslamî çerçeve…

Daha sonra, titiz bir hitabet kompozisyonu için kadın ve gençliğe verilmesi gereken önem ve dünyada İslam’a karşı oluşturulan düşmanlık (fobi)…

Hz. Peygambere yönelik hakaretler için Mursi, “Asla kabul edilemez!” dedi ve ardından aynı sözleri İslamofobi için dile getirdi.  

Duruşu sağlam…

Hedefi belli…

İfadeleri açık…

İslamîliği sentezsiz, saf, arınmış, tertemiz…

Vurgusu net…

Mursi, muazzam bir siyasi hatip olarak, kürsüde felsefe yapmadı.  

Mursi, bir sosyal bilimci gibi kürsüde düşünce üretmeye çalışmadı.

Mursi, bir yerel siyasetçi gibi sağa sola sataşmadı.

İnancı sağlam,

Düşüncesi oturmuş,

İtidali yakalamış,

Hedefi netleşmiş ve

Hepsinden önemlisi, söylediklerine “yakinen” inanmış Müslüman bir devlet başkanı olarak; dünyaya İslamî siyasetin nezihliğini, İslamî siyasetin, en katı kalplerin merak etmekten kendisini alıkoyamadığı mahiyetini anlattı.  

Mesele sadece Filistin ya da Müslümanların kadın ve gençliğe yeniden değer verip kalkınma yoluna girmeleri değildi.

Mursi, Batı’yı da bildiğini hissettirerek ama bir entelektüel gibi de konuşmadı. Kendisini İslam’a karşı konumlandıran, İslam’ı bütün idari denklemlerin dışında bırakan uluslararası sisteme, her vurgusuyla, “İnsanlığın henüz bilmediği umudu biziz!” dedi.   

Tehdit edici tek bir kelime kullanmadan, kışkırtmadan, karşıtların eline tek koz vermeden, itidalini her seste koruyarak, uluslararası zorbaların uykusunu kaçıracak “haberler” verdi.   

Böyle bir ses, kısa sürede sadece İslam aleminde değil, bütün dünyada çıkış arayan toplumlar için uyandırıcı olacak ve elbette uluslar arası sistemin “planlamadığı” bir hareket oluşturacaktı.

Dolayısıyla Mursi, II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin “biricik” olma, “ortaksız olma” iddiasını, Hz. İbrahim misali kendinden emin bir şekilde yerle yeksan ediyordu.  

Bunun için ABD’si, Avrupa Birliği, Almanya’sı, Rusya’sı, Çin’i, Japonya’sı, Kanada’sı ve her birinin bütün müttefikleri ile onu devirmeyi “strateji” hâline getirdiler. Devrilmesine sevindiler. Şehadeti için “Ne oluyor?” diye bakma ihtiyacı dahi görmediler. Zira o soğukkanlı katil bizzat kendileriydi ve maktul onlara karşı “akıllı” bir Müslüman önderdi.   

Mursi’nin devrilmesine yalnızca duyarlı Müslümanlar tepki gösterdiler ve Mursi’nin taziyesini yalnız Müslümanlar yaptılar.

Olsun!

Hâlâ yiğitlerini anlayan Müslümanların var olması, umudun tükenmediğini, umudun tükenmeyeceğini ve zaferin elbette İslam’a ait olacağını gösterir.