• DOLAR 8.01
  • EURO 9.521
  • ALTIN 469.898
  • ...

“Adnan Beyin Nurlu Eli İle Ayasofya’nın Üzerinden Siyah Bulut Kalkar Nura Kavuşur” Bu, 24 Haziran 1957 tarihli Hür Adam gazetesinin manşeti…

İlgili haberlere göre, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî de 27 Mayıs 1960 darbesi ile ilgili duyumları aldığında Adnan Menderes’e bir mektup gönderir, "Ey Menderes senin başına bir felaket geliyor! Bu felaketi iki büyük sadaka ile def edebilirsin. Birisi Risale-i Nur imanları kurtardığı için büyük bir sadaka olarak kabul edilir, onları bolca neşret. İkincisi Ayasofya'yı yeniden ibadete aç. Bu iki şeyi yap, bunlar seni beladan kurtaracak." der.

Said Nursî’nin sesi yalnız değildir. Henüz 1952’de Demokrat Parti Milletvekili Fehmi Ustaoğlu, partinin 1952’deki Ankara il kongresinde Ayasofya’nın tekrar cami hâline getirilmesi çağrısında bulunur.

Ayasofya Camisi’nin içinde bulunduğu durumdan kurtarılması, 1940’lı yıllardan bu yana Türkiye’de olumlu anlamda bir değişim isteyen herkesin hayalidir, umududur. 

Olumlu değişim üzerinden siyaset yapan her yapı, bu büyük hayal ve umudu önce heyecanla ifade eder, ardından bir “akıl” devreye girer ve Ayasofya ile ilgili olarak o devreden geriye o hayal ve umut kalır.

Ayasofya ile ilgili son dönemde bir dizi aslına tahvil çalışması yapıldı. 2018’den bu yana Ayasofya’da Kur’an-ı Kerim okunuyor. 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethinin yıldönümü münasebetiyle Fetih Sûresi okundu. Yapılanlar, Yunan basınıyla birlikte Türkiye’de belli çevrelerde tepkiye yol açtı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tepkilere karşı "Ayasofya'da namaz da kılınır, Fetih Suresi de okunur. Buna ancak ve ancak aziz milletimiz karar verir" derken konu şu anda Danıştay gündeminde. Mahkemeye yapılan başvuru, 2 Temmuz’da görüşülecek. Ayasofya ile benzer bir durumda olan Kariye Camii ile ilgili Kasım 2019’da Danıştay, Camiye yeniden tahvil kararı almıştı. O kararın emsal teşkil etmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da pazartesi günü yaptığı açıklamada mahkemenin kararına uyacaklarını bildirdi.

Ayasofya ile ilgili umut ve hayal bu yıl gerçekleşecek mi? Önümüzdeki günlerde belli olacak. Bu çerçevede analizimizde Ayasofya konusunu ana hatları ile işleyeceğiz.

BİR FETİH SİMGESİ MABED

Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532-537 yılları arasında inşa edildi, zamanla Ortodoks Hıristiyanlığın ve dolayısıyla Bizans İmparatorluğu’nun güç simgesi hâline geldi.

Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethettiğinde simgesel anlamı olan o büyük kilisenin camiye dönüştürülmesi kararını verdi. Fatih, 1 Haziran 1453 günü ilk Cuma namazını Ayasofya’da kıldı, Hocası Akşemseddin de fetih hutbesini Ayasofya’da okudu.

Fetihten sonra, şehrin büyük kilisesinin camiye dönüştürülmesi Fatih Sultan Mehmet’e özgü bir uygulama değildir. Hıristiyan dünyaya dönük fetihlerin genel bir uygulamasıdır ve bu uygulama üç simgesel dönüşümü kapsar:
1. Kilisenin camiye dönüştürülmesi; İslam’ın kendisinden önce ilahi din adına var olan mirası devraldığını,  

  1. Camiye dönüştürülen kilisenin genel yapısı üzerinde korunup sadece tevhide aykırı heykel gibi kalıntılardan arındırılması; İslam’ın, hak dinle ilgili yapılan tahrifatları izalesini,
  2. Yapıya mihrap, minber gibi eklemelerin yapılması; kökler üzerinde İslam olarak yeni bir yönelişi simgeler.

Dolayısıyla fetih camileri, İslam’ın hakimiyeti kadar tevhid davasının İslam üzerinden sürekliliğine de ifade eder, İslamî dönüşümü simgeler. Bunun için fetih camileri ayrıca mukaddes kabul edilmiş ve özenle muhafaza edilmiştir. Buna karşı Hıristiyan dünya da fetih camilerini cami olmaktan uzaklaştırmak için sürekli, açık veya gizli bir uğraş içinde bulunmuştur.

Fatih, bu anlayış ile fetihten sonra Ayasofya için bir vakıf kurdu ve vakfiyesine, “Bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün Müslümanların laneti ebediyen onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.” diye yazdı.

Ayasofya, bu vakfiye üzerine Osmanlı’nın büyük güç kaybına uğradığı 18. yüzyıla kadar cami vazifesini sükûnet içinde yerine getirdi.

Ayasofya’nın Müzeye Dönüştürülmesi

Cumhuriyet Devri’nin kuruluş devrimleri, Cumhuriyet’in ilanı da dahil hep aynı tarz üzere anlatılır. Buna göre, bir gece aniden Mustafa Kemal’in aklına bir devrim yapmak gelir, diğer gün “La Yüsel (Hesap Sorulmaz Güç)” olarak emrini şifahen duyurur ve sonra o emir “yasal” sürece dönüştürülür.  

Vakaların bu tarz üzere aktarılmasının pek çok nedeni vardır elbette. O nedenler bir yana, neticede şifahi emir, geleneksel devlet-itaat çerçevesine alınır ve kimse de bu olağandışı hâle itiraz etme gücünü kendinde bulmaz!

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesinin de benzer bir hikâyesi vardır.  Ağustos 1934’te bir gün, devrin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen, aniden Eski Eserler Müzesi Müdürü Aziz Ogan’ın odasına gelir, Ayasofya’nın müze yapılması emrini “şifahen” aldığını söyler ve hemen orada daktilonun başına geçer, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi emrini yazar.

Emri veren bizzat Mustafa Kemal’dir. Hep olduğu gibi önce emir alınır, ardından konu Bakanlar Kurulu’na götürülür ve Bakanlar Kurulu, 14 Kasım 1934’te aldığı bir kararla, “Eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul'daki Ayasofya Camii’nin tarihi vaziyet itibarıyla  müzeye çevrilmesi bütün Şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi” gibi ilginç bir gerekçeyle süreci “yasallaştırır.”

Bu süreçte konu, halktan gizli tutulmuş, basında çıkan haberler de yalanlanmıştır. Ama iddialara göre aslında karar iki yanlıydı: Ayasofya’nın müzeye, Sultan Ahmet Camii’nin de kütüphaneye dönüştürülmesi. Ancak ikinci karar uygulanmamıştır veya ikinci kararı uygulamak için yeterli para bulunamamıştır.

Ayasofya, bu şekilde apar topar camiye dönüştürülürken yeni durumunun İslamî eserler için de bir koruma sağlayacağı öne sürülmüştü. Oysa Mustafa Kemal’in Ayasofya’yı ilk müze ziyaretinden hemen önce cami içindeki İslamî levha ve eserler kaldırıldı, Hıristiyanlığa ait mozaiklere ise dokunulmadı. Ayasofya ile ilgili asıl hassasiyetin, milliyetçi çevreleri de kapsayacak şekilde oluşmasına da asıl bu ikinci uygulama yol açtı; Cumhuriyet devrimlerinden yana olan bir grup aydın da bunu hiçbir zaman kabullenmedi. Daha sonra soruşturma konusu yapılan bu uygulama kısmen telafi edilmişse de uygulama Ayasofya ile ilgili “asıl niyet” göstergesi olarak okundu ve Ayasofya’nın bir an önce camiye dönüştürülmesi seslerinin gür çıkmasına vesile oldu.  

Ayasofya’nın Müzeye Dönüştürülmesinin Arka Planı

Ayasofya, Türkiye’de Batılılaşma, dolayısıyla laikleşme süreci içinde Batılılaştırıldı. Müzeye dönüştürülme işleminden üç yıl önce okutulmaya başlanan lise tarih kitaplarında İslam’a yönelik ağır hakaretler yapılırken Hıristiyanlıkla ilgili temkinli bir yaklaşım gösterilmişti. Öte yandan bu süreçte başını Sabahattin Eyüboğlu’nun çektiği bir grup akademisyen ve yazar, Türkiye’yi İslam tarihi dışına çıkarıyor ve “Akdeniz Uygarlığı” adı altında eski Yunan ve Roma ile iliştirip bağlıyordu. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, resmi kabul gören bu tezle ilgisiz değildi.

Ayasofya acısının bir de Batı ayağı vardır. Konu, her ne kadar Batı’ya yapılan herhangi bir anlaşmada yer almamışsa da Osmanlı’nın zayıflamaya başladığı günlerden itibaren Batı kamuoyu, açık bir şekilde Ayasofya’nın yeniden kilise yapılmasını konuşuyordu. Henüz 1790’da Batılı heyetlerin Ayasofya ziyaretleri için Osmanlı’ya baskı yapmaya başladıkları anlaşılıyor. 1795-1796’da devrin güçlü ülkelerinden Prusya’nın elçisine Ayasofya’yı gezme izni verildi. Bir sonraki yıl Fransız elçisi için de aynı istek “Müsaade oluna” diye cevaplandı. Onun ziyaretini diğer Avrupa elçilerinin ziyareti takip etti ve Batılıların Ayasofya’yı ziyaretleri sıradan bir vakaya dönüştü.

Tanzimat’la birlikte Osmanlı idaresi, Ayasofya’yı daha da Batı ziyaretlerine açtı. Ziyaretler genellikle Kadir Gecesi huşusunun Batılı elçilerce de izlenmesi gibi bir izahla halka kabul ettirildi.  

1865’te Edinburgh Review’da yayımlanan bir yazıda Ayasofya’nın cami olarak kullanılması dehşet verici bir hâl olarak anlatıldı. Dört yıl sonra ise Ekim 1869’da Fransa İmparatoriçesi Eugénie’nin Süveyş Kanalı’nın açılışı için Mısır’a giderken İstanbul’a gelip Ayasofya’yı bir tür devlet töreniyle ziyaret etmesi ise tarihe bir hüzün anı olarak geçti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise İngiliz Kiliseler Birliği, Batı adına süreci üstlendi ve Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini gündeme getirdi. İngiliz kilisesinin çabaları, Şubat 1919’da İngiliz gazetesi Times’ta açık açık duyuruldu.

Kurtuluş Savaşı’na destek veren İstanbul aydınları ise buna karşı “Ayasofya’nın kubbesine haç konacak!” diyerek halkın desteğini kazanmaya çalıştılar. Bugün Sultanahmet Mitingleri olarak bildiğimiz mitingler, Ayasofya Camii önünde yapılmış ve bu mitinglerin bütün korkuları aşarak kitlesel boyutlara ulaşmasında Ayasofya hassasiyetinin katkısı vardır. Nitekim İstanbul halkı, savaşın zaferleri ile ilgili şükür namazlarını da Ayasofya’da kılmıştır.

Dolayısıyla Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması, Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki Batı’ya teslim olma süreci ile ne kadar uyumlu ise Kurtuluş Savaşı sürecine tam ters bir uygulamadır.

Ayasofya’nın Yeniden Cami Olması Ne Anlama Gelir?

Ayasofya’nın açılması ne zaman gündeme gelirse hep “uluslararası tepki” veya “Batı tepkisi” konuşulur. Konu herhangi bir anlaşmada açıkça yer almadığına göre bu konu ile ilgili bazı gizli anlaşmalar yapılmıştır ve resmi bir onay süreci olmayan bu anlaşmalar, Türkiye’nin kendi topraklarındaki bir yapı ile ilgili tasarrufunu kısıtlamakta; Türkiye’nin bağımsızlığına halel getirmektedir.  

Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması, Türkiye’de 1950’den bu yana sürdürülen normalleşme çabalarının doruğa doğru yol alışının bir simgesi olacaktır. Bununla beraber Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması; caminin Kurtuluş Savaşı’ndaki simgesel konumundan dolayı aynı zamanda Türkiye’nin Batı’ya karşı bağımsızlaşma çabasının yeni bir boyuta geçmesi olarak anlaşılacaktır.

Bütün mesele, hükümetin böyle bir simgesel adıma kendini hazır görüp görmediğidir. Anlaşıldığı kadarıyla, CHP’nin yanında Batı’yla ilişkilerin daha fazla gerilmesinden ürküntü duyan bazı sağ ve hatta “İslamcı” sıfatlı muhalifler de Ayasofya’nın ibadete açılmasından yana değiller.  

Ayasofya konusunda iç istek ve hatta söylem bir şey ifade etmedi, bir şey ifade etmiyor. Önemli olan analizin girişinde ifade edilen o engelleyici “akıl”ın aşılabilmesidir. Aşılır mı? Henüz belirsiz…