• DOLAR 6.689
  • EURO 7.325
  • ALTIN 360.915
  • ...

ABD Başkanı Donald Trump, iş başına geldiği günden bu yana Kudüs’le ilgili tek taraflı kararlar alıyor. Trump, bir de alay edercesine bu kararları “anlaşma” diye Müslümanların gözüne sokuyor. Buna karşı, devlet denemeyecek bazı bölge “beylikleri” Trump’ı kayıtsız şartsız desteklerken İslam İşbirliği Teşkilatı, Trump’ın kararlarını doğru düzgün protesto etmekten bile aciz…

Müslümanlar için 19. yüzyılın felaket Batı’sı bile çoktan geride kaldı. Kinin, onu icra edemeyecek bir güce ait olmasıyla icra edecek bir güce ait olması arasında çok fark vardır. 19. yüzyılın Batı’sı İslam dünyasını bir kaşık suda boğmak istiyordu. Ama bunu gerçekleştirecek bütünlükten yoksundu. İngiltere ve Almanya, Almanya ve Fransa bir yana, müttefik İngiltere ve Fransa bile İslam dünyası konusunda tam bir mutabakat sahibi değildiler.

Bugün o güçlü de olsa parçalı Avrupa’nın mirasını ana konularda birlik içindeki ABD devraldı. “ABD’nin siyasi taraflarından Demokratlar mı, Cumhuriyetçiler mi İslam dünyasına karşı daha fütursuz?” sorusuna ancaksız, amasız cevap verecek kimse yok… Herkesin bu konuda bildiği Demokratların daha sinsi, Cumhuriyetçilerin daha açık sözlü olduğudur. Demokratlar hep ortam hazırlıyor ve Cumhuriyetçiler hep o ortamda Müslümanlar aleyhinde icraatta bulunuyorlar.

Umut Kutuplu Bir Dünya Değildir

Dünyada ABD, Rusya ve Çin olmak üzere üç büyük güç vardır. Avrupa Birliği zayıflayan güçtür; Hindistan ise yükselen güç…

ABD’nin tutumu anlatıldığı üzere iken Sovyetler Birliği’nin mirasını günden güne yeniden edinen Rusya’nın İslam dünyası hakkındaki tutumu için kimse gönül rahatlığıyla “Olumlu!” diyemiyor. İslam dünyası ile en az kötü hikâye yaşamış Çin ise içeride Doğu Türkistan’da Müslümanlara yönelik olmadık zulümler yapıyor; dışarıda da Myanmar’daki zulmü destekliyor. Hindistan da nüfusunun yaklaşık üçte biri Müslümanlardan oluştuğu hâlde içeride İslam’ı yok sayıyor, işgal altında bulundurduğu Keşmir’de ise israil’den çok da eksik kalmıyor.

Bu tablodan Müslümanlar için hiçbir umut yok. Diğer yandan Müslümanların düşmanları ile ilgili tahlilleri daha fazla uzatmaları da anlamsız görünüyor. Artık bizim, 20. yüzyıldaki kutuplu dünyayı arayıp ondan bir umuda kapılma çocukluk ve çaresizliğinden kurtulmamız gerekir.

Dünyanın o gün görünürde kutuplu olması yaramıza merhem olmadığı gibi yarın da kutuplu olması yaramıza merhem olmayacaktır. Siyasal Yahudiliğin ağır etkisindeki seküler dünyanın insanlığın saadetini hem dünyada hem ahirette hedefleyen İslam’a acımasını beklemek şu an için serap görünüyor.

Çıkmazımızı Yine Ancak Kendimiz Aşabiliriz

Müslümanların bu koşullar içinde gözlerini kendilerine çevirmelerinden başka çareleri yok. Siyasal Yahudiliğin etkisindeki seküler dünya, İslam medeniyetini ya yok sayıyor ya da ona miadını doldurmuş bir medeniyet gözü ile bakıyor. İslam medeniyetini ihya etmeye dönük her tür girişimi sadece beyhude bulmuyor aynı zamanda kesif bir öfkeyle karşılıyor. Parçalı bir İslam dünyasının bu öfkeye karşı koyma gücü ise yoktur.

İslam dünyası, dünyanın merkezine oturmuş; konumu itibarı ile havacılık ve uzay çağında dahi stratejik önemini kaybetmemiştir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile ise birbirini tamamlayan kesitleri ile mükemmel bir görünüm arz ediyor.

Tarih şunu göstermiştir ki bu coğrafyanın mutlu olması, ancak onu bir arada tutan büyük bir devletle mümkündür. Büyük bir devlet vücut bulmadan burada ayakta kalamıyoruz. Geçmişte Batı’ya karşı ayakta kalabilmek için Şam ve Mısır’ın bütünlüğüne; Batı’nın içlerine girmek içinse Şam ve Mısır’ın yanında Anadolu ve Irak’ın en azından bir kısmının ve Kuzey Afrika’nın birlikteliğine ihtiyaç olmuştur.

Batı, bu tarihsel tespitle İslam dünyasını milliyetçilik üzerinden böldü. Denebilir ki İslam tarihi boyunca hiçbir akım, milliyetçilik kadar İslam dünyası için tahrip edici olmamıştır. Bununla birlikte Batı’nın İslam dünyasında milliyetçilikten beklediği her şeyi elde ettiği de söylenemez.

Her şeye rağmen milliyetçilik, İslam dünyasında bugüne kadar Avrupa’da yol açtığı milyonların ölümü gibi sonuçlara yol açmamıştır. Ama bununla da teselli olmak doğru değildir.

İslam dünyasındaki milliyetçilik, İslam dünyasının ihtiyaçlarından değil, Batı’nın İslam dünyasını sömürme niyetinden doğmuştur. Bundan dolayı İslam dünyası milliyetçiliği, bölünmeye yol açacak şekilde çatışma karakterlidir.

Ümmet bakiyesi bir coğrafyayı, milliyetçilik üzerinden kavimler arasında paylaştırmanın getireceği sonuç, mutlaka çatışmadır. Böyle bir paylaşımda o kadar çok ortak yer var ki kavimlerin o yerleri paylaştırmaları imkânsızdır. Oralarda birden çok kavim bir araya gelmiş ve tarihsel hatıralara sahip olmuştur. Oraları kime verseniz diğeri kendisinde bir eksiklik hissedecektir. Eksiklik, huzursuzluğa yol açar. Paylaşmanın imkânsızlığı da kaçınılmaz olarak çekişme ve çatışma getirir. Son yüzyıl bir kez daha bize gösterdi ki bu coğrafyada birlikte yaşamak, paylaşmaya çalışmaktan; dayanışmak, çatışmaktan kolaydır.

Milliyetçiliklerin Yönünü Değiştirmek

İslam dünyasında genel anlamda Turancılık, Arapçılık gibi büyük kavim milliyetçiliği ve Mısırcılık, Anadoluculuk gibi ulusal milliyetçilik olmak üzere iki milliyetçilik türü geliştirilmiştir. Söz konusu tablo göz önünde bulundurulduğunda bu her iki milliyetçiliğin de getireceği ancak çekişme ve kendi hâline bırakılsa yüzyıllara yayılan bir çatışmadır. Dünyanın ise Müslümanlara, değil yüzyıllar birkaç on yıl daha dahi müsaade edeceğine dair bir işaret yoktur.

Bu coğrafyada çatışmaya dönüşen bir çekişmenin getireceği ancak dış istiladır. 16. yüzyılda Safevî-Osmanlı çekişmesi ve Memlûkların duyarsızlığı az kalsın Mekke ve Medine’nin Portekiz gibi bir ülke tarafından istilasına neden oluyordu. Bugünkü parçalanma ise gizli bir istilayı her an açık bir istilaya dönüştürme riski barındırıyor. Kudüs’ün kurtarılmasından söz ederken bir gece ansızın Mekke ve Medine’nin dahi açık istilası ile yüz yüze kalabiliriz. Geldiğimiz nokta ne yazık ki budur. Buna karşı çözüm ise hiç kuşkusuz, bütünlüğe halel getiren her tür iç ve dış akımdan kurtulmaktır.

Ne yazık ki yakın bir gelecekte bu, mümkün görünmüyor? İki yüzyıldır, iliklere işlenen milliyetçiliği bir anda sökmek birkaç yılın kârı değildir. Son yıllarda bütün İslam dünyasında ılımlı milliyetçilikte ümmetleşmeye dönük bir eğilim vardır. Ama o eğilim de yetersizdir. Bizim artık eğilimlere değil, heyecan uyandıracak; teşviklere değil, tahrik edecek güçlü akımlara; esintilere değil, şiddetli rüzgârlara, fırtınalara ihtiyacımız vardır.

Acilen yapılabilecek olan, sömürgeciliği kolaylaştıran milliyetçilikleri, sömürgeciliğe karşı yeninde organize etmektir. Bu, milliyetçiliği teşvik değil, onun yönünü değiştirerek oluşturulma amacından başka bir yola koymaktır. Bunun karşılığı; Türk, Arap ve Fars milliyetçilikleri başta olmak üzere bizde milliyetçilikler arasında derhâl bir dayanışma fikriyatı inşa etmektir. Bu, “orak çıkarlar” üzerinden bir büyük buluşmaya çağrıdır.

Bu fikriyatı yoğun bir manevi söylemle, örneğin “gönül dünyası” yaklaşımı üzerinden inşa etmeye çalışmak gecikmeye yol açabilir. Biz “dünyevi” gerekçeler ifade ederek de milliyet kutuplarını dayanışma fikriyatına çekebiliriz. Bunun önünde hiçbir engel yoktur.

“Biz birbirimizle uğraşırsak dış güçler hepimizi bitirir. Öyleyse akıl sahibi kişiler olarak birbirimizle uğraşmak yerine neden dayanışmayalım?” demek, hiç de cevaplanması müşkül bir soru sormak değildir.

Yapacağımız tek şey var: Hep birlikte aramızdaki sorunları ertelemek ve hep birlikte güçlü olmak için fikir ve eylem geliştirmek…

Bu “akıl çağı” denen bir dünyada hiç de ütopya değildir. İnanırsak gerçekten yapabiliriz ve yaparsak gerçekten hep birlikte mutlu olabiliriz.