• DOLAR 6.737
  • EURO 7.3
  • ALTIN 350.71
  • ...

2009’da yayımlanan bir CSİS (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) Türkiye raporu, bugünleri ilgilendiren pek çok gerçeğe ışık tutuyordu. ABD’nin dış istihbarat ve operasyon örgütü CIA’nın paraleli kabul edilen kurumun, “Turkey’s Evolving Dynamics: Strtategic Choices for US-Turkey Relations (Türkiye’nin Değişen Dinamikleri: Türk Amerikan İlişkilerinde Stratejik Seçenekler)” başlıklı raporunun en can alıcı noktası, Türkiye ile işgalci israil ilişkilerinin artık eski seyirde gelişmeyeceği tespitiydi. Rapordaki ikinci önemli tespit ise Türkiye’nin “Ortadoğu”da ABD ve İran’a göre hâlâ daha çok ilgi gördüğüydü.

CSİS raporu, Türkiye’nin Batı açısından İran’la görüşmeler ve enerji aktarım hatlarının geçişi gibi konularda anahtar önemini vurguluyor. Dolaylı olarak, siyonist rejimle iyi geçinmeyi eskisi kadar önemsemeyecek bir Türkiye’nin bu tutumundan dolayı gözden çıkarılmamasını öneriyordu. Ama rapordaki incelikler bu ana hattı aşıyordu.

Nasıl bir “Ortadoğu”?

Henüz on yıl önce ABD stratejisi, bölgede üç büyük bölgesel güç öngörüyordu: Türkiye, İran ve işgalci israil. Bir paylaşım durumunda, tabii olarak işgalci israil, mutlak müttefik; Türkiye ara yapı ve İran muhalif taraf olarak yer alacaktı. Görünüşte bu, o günkü mevcut durum açısından en gerçekçi seçenek olduğu için tercih edilmiş görünse de hakikat, yüzeyin çok altındaydı: İslam dünyasında Türkiye’nin bir ara unsur, İran’ınsa muhalif güç olarak tayin edilmesinin bölge tarih ve kültürünü bilenler açısından çok önemli yanları vardı.

Üzerinden henüz iki yıl geçtiğinde raporun öngörülerinin tutmayacağı anlaşıldı: Arap dünyasında değişime açık tutulan ve değişime kapalı tutulan olmak üzere iki saha vardı. Değişime açık tutulan bölgede yaşanan “Arap Baharı” ve diğer gelişmeler, Türkiye’ye tarihsel Batı karşıtlığı liderliğini kazandıracak ve ne Batı’nın ne siyonist işgal rejiminin tahammül edebileceği imkânlar sunuyordu. Değişime kapalı tutulan Arap ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE…) ise işgal rejimi israil’in açık liderliğindeki bir yapılanmayı gerçekçi bulmuyor olmalıydılar ya da onların iradesi zayıf kalsa da ABD’nin stratejistleri bunu gerçekçi bulamamışlardı. Zira, tam muhalif bir İran ve değişime açık Arap dünyasıyla sıkı bağlar kurmuş bir Türkiye karşısında böyle bir cephe ölü doğmuş sayılırdı.

ABD’nin bölge açısından istemediği iki birlik var: İslam birliği ve Arap birliği. Konuya az çok vakıf olan herkes, bütün taşların bu iki birlik karşısında oynatıldığını fark edebilirdi. Obama’nın İran devrimi muhalifi ve ABD’ye sığınmış danışmanları, bu gerçeği gördüler ve ABD yönetimine İran’da rejim değişikliğinin desteklenerek İran’ın bölgedeki rolünün artırılmasını önerdiler.

İran ise Afganistan’da el-Kaide ve Taliban’la mücadele çerçevesinde görev aldığı anlaşılan Kasım Süleymanî’nin öncülüğünde ülkede rejim değişikliği olmadan İran’ın bölgedeki rolünün büyümesinin mümkün olduğunu uluslararası güçlere anlattı ve bu yönde icraatlarda bulundu.

Sözde Arap Baharı’nın ardından yaşananlar, Irak’ta Musul kentinin DAEŞ’in eline geçmesi ve örgütün Bağdat’ı tehdit eder hâle gelmesi İran’ın elini güçlendirdi. İran, DAEŞ’le mücadele konusunda Batı açısından, çok yönlü sebeplerle vazgeçilmez bir müttefikti.

 Buna karşı, Türkiye’nin kamu diplomasisi üzerinden müttefiki İhvan’ın Mısır’da elde ettiği başarının Batı’da kabul görmemesi ve nihayetinde o başarının ters yüz edilmesi, Türkiye’nin elini zayıflattı. Mısır’daki durum Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin siyonist israili içine alan ama öncülüğünün BAE’de göründüğü bir ittifakın da önünü açtı. İttifakın, daha önce ABD stratejisinde belirlenenden sadece şeklen farkı vardı. Daha önce liderlik siyonist rejimde görünürken liderlik BAE’ye geçmiş, böylece ittifak genişleme imkânı bulmuştu. Ancak süreç içinde İran’ın Arap yarımadasında ele ettiği kazanımlar da ittifak için sorun oluşturdu. İçeride İhvan’ı, dışarıda Türkiye ve İran’ı düşman belleyen ittifak, Türkiye’nin bölgede sınırlandırılmasına dönük her tür icraatı destekledi. Suriye’de PYD’nin SDG’ye dönüşmesine katkı sağladı, Libya’da Hafter kuvvetlerini öne sürdü.

Bahreyn’de İran’ı durduran, Yemen’de ise hedeflerine ulaşması konusunda sınırlayan ittifak, Suriye’de İran’la uğraşmayı önceliği hâline getirmedi. Ama Suriye ve Irak’a aynı anda hakim bir İran’ı da kendisi için tehdit gördü. İki sorunlu ülkeden Irak’ta İran’ı en azından zayıflatma konusunda kendisini daha şanslı buldu.

İttifak bir süredir, başta Sadr hareketi olmak üzere Irak’ta İran’ı sınırlandırmak için farklı seçenekler denedi, muhtemelen Irak’ta hükümeti devirme noktasına getiren gösterilerin de arkasındaydı. Ama sonuç almamış olacak ki ABD’nin de imkânlarından istifade etti. Kasım Süleymanî suikastı bunun neticesi olsa gerek… İttifak, Türkiye’nin Arap Yarımadası’ndan mümkün oldukça uzak tutulması gerektiği konusunda ise İran’la yakın görüşler içindedir.

Bundan sonra, ne olacak?

Öncelikle Irak konusu, daha da karmaşık hâle geldi. Birliğini bir türlü sağlamayan, taraflarının ittifaktan öte hâlâ mutlak galibiyet iddiasında oldukları Irak, bir çatışmanın olması durumunda en çok acı çeken taraf olacaktır.

2003’ten bu yana Irak’ta yaşananlar, Irak’ta alternatif bir hükümet imkânını kısa süre içinde neredeyse imkânsızlaştırdı. Irak iktidarı ve ABD elbirliğiyle, Kürtleri kendi coğrafyalarının bile bir kısmının dışına sıkıştırırken Sünni Arapları, yıllar yılı hükmettikleri ülkelerinde kolları kanatları kırılmış, zavallı bir azınlık hâline getirdi. Genç nüfusunun çoğunu beyhude bir şekilde el-Kaide ve DAEŞ’e kaptıran bu yapının kısa bir sürede Irak’a hâkim olması mümkün görünmüyor. Esasen bu yapı, Kürtlere karşı ırkçı bir söylemle hareket ettiği gün kaybetti. Irkçılığının kendisine felaket getireceğini göremedi. Sonuçta mezhep olarak farklı ırkdaşları karşısında yalnız kaldı.

İran’a gelince, 500 yılı aşan modern tarihiyle her şeyden önce bir devlettir. İran’ın bu modern tarihinde Batı’yla çekişmesi olmuş ama Rusya ile sınırlı çatışmaları dışında savaşı olmamıştır. Batı, devrim öncesi İran’ı hep müttefik, devrim sonrası İran’ı ise her zaman bir şekilde diyalogla ikna edilebilir görmüştür. Batı, İran’ı İslam dünyası içinde kendisi açısından en azından “akıllı” bir muhalif olarak görmekte ve İslam dünyasının parçalı tutulması gibi tercihini etkileyen başka unsurlarla birlikte önemli bulmaktadır. Bunun için, İslam dünyasının başka noktaları konusunda vardığı mutabakata, İran konusunda hiçbir zaman eksiksiz varamamaktadır.

İran, bunun farkındadır ve bunu son zamanlarda pek çok makaleye konu olan Safevî-Avrupa ilişkileri üzerinden halkına da anlatmaktadır. İran’ın daima zorladığı, Batı’ya muhalefettir; Batı’yla savaş değildir.

Önümüzdeki süreçte İran, ABD’ye bazı cevaplar verebilir ama işler aniden rayından çıkmazsa İran’ın Batı’ya topyekûn savaş açacağını düşünmek güçtür. İran da ve en azından Trump dışındaki Batı da bir şekilde bundan kaçmaya çalışacaktır. Dolayısıyla son sürecin kazananı Irak sahasında belli olacaktır. Bunun için üç ihtimal vardır: Irak’ın uzun bir süre daha istikrarsız kalması, tamamen İran’ın ya da tamamen Suudi, BAE, Mısır, işgalci israil ittifakına geçmesi… Birinci seçenek, Arap yarımadasındaki bin dört yüzyılı geçen tarihi değiştireceği gibi; ikinci seçenek de bölgenin bütünü açısından büyük sorunlara yol açacaktır. Batı açısından ise İran’ın çok zayıflaması BAE liderliği görünümlü ittifakı anlamsızlaştıracağı gibi bu ittifakın aşırı güçlenmesi de sorunludur. Ama her üç ihtimal de Batı açısından Irak’ın kendi makul bütünlüğü içinde güçlü, istikrarlı, konumu ve tarihsel yeri ile uyumlu bir bağımsız güç hâline gelmesinden daha tercihe şayandır. Bunun için BAAS sonrası Irak konusunda Batı, hiçbir zaman İran’sız bir seçeneği makul görmedi. İran’la ilgili sorunlarına rağmen, İran’ı Irak’ta tam dışlamadı. Irak’ta İran’la birlikte var olmayı makul seçenek buldu. Irak’ta mevcut iktidar düzeneğiyle, bu ara yolun terk edilmesi neredeyse ihtimal dışıdır. Dolayısıyla bu kaosun kendi düzeni içinde büyük bir değişime yol açacağını düşünmemek gerekir.

Ne yapılmalı?

Mevcut seçeneklerin tümü İslam dünyasını, ırksal, mezhepsel ve ideolojik olmak üzere üç arka plan üzerinden bölmektedir.

Irkçılık, İslam dünyasının acilen sırtını dönmesi gereken bir şeytandır.

Devlet ideolojisi hâline gelmiş bir mezhepçilik anlayışı da ırkçılık kadar tehlikelidir. Mezhepçiliğin tanımı ise basittir: Devlet kademelerini sair mezhep mensuplarına kapatmak ve mezhebi sair mezhep mensupları arasında yaymayı hedef hâline getirmek mezhepçiliktir.

Bununla birlikte İslam dünyası, Ehl-i Kıble’yi uzlaşma zemini olarak görmek durumundadır. Bu uzlaşıyı menfi yönde aşan bütün yorumlar mezhepçi fitneye yol açar.  

Müslümanların bütünleşmesi kolay değildir ama bir araya gelmeleri de zor değildir. Müslümanlar, birbirlerinin acılarına sevinmez, sevinçlerine üzülmezlerse kolayca bir araya gelirler. İslam dünyasında bunu sağlayacak bütüncül bir fikriyat ve bu fikriyatı amele dönüştürecek bir akım vardır. İhtiyaç duyulan, sadece o akımın sınırları aşarak buluşmasıdır.