• DOLAR 5,6965
  • EURO 6,2970
  • ALTIN 275,356
  • ...

Burma (Myanmar) denince, akıllarımıza gelen acı ötesi yaşanmışlıklar var. Yıllardır azalmayan, aksine arttıkça artan; zulümler, işkenceler, tacizler, mazlumca ölümler var...

Bilhassa son günlerde sosyal medyaya düşen görüntüler, asla ama asla unutulmayacak, üzerinden yüz yıllar geçse de izleri silinmeyecek görüntüler.

İnsan olmadığı kesin, ancak ne olduğunu çözemediğimiz bir yaratık var görüntülerde. Elinde kamçı benzeri bir işkence aleti, biri kız diğeri erkek, iki küçük çocuğa aralıklarla, sadistçe ve narsist duygularla defalarca vuruyor. Küçük erkek çocuğunun yarı çıplak bir şekilde ellerinden asıldığı görüntülerde, çocuk neredeyse şokta, tepki bile veremiyor artık...

Kız çocuğu ise kurtulmaya çalışıyor, direnmeye çalışıyor ancak, yanındaki hunhar mahluk, zaten bacaklarını kanatırcasına vurduğu masum yavruya, cennet kokuluya defalarca vuruyor. Haz ala ala(!)

İnsan olan, insan kalabilen, bu ve benzeri görüntüler karşısında dayanamaz elbette.

Çünkü, o karelerde gördüğü kendi çocuklarıdır!

O karelerde gördüğü, öz kardeşleridir!

O karelerde gördüğü yeğenleri, komşusu, kuzenidir!

Yani; çocuktur, candır, cennetin kokusudur, dünyanın huzur dokusudur. Rahmet ve bereketi celbeden dua konusudur...

Bu nedenle her kırbaç öyle acı verir ki, tarifsiz, tanımsız, sınırsız bir ızdırapa dönüşür bir yerlerde. İnsan dediğimiz canlının uçsuz bucaksız ruhunda iz bırakarak gezinir, ilmek ilmek dokur acıyı çaresizliği...

Sonra, Burma denince hissettiği; buram buram acı olur, çaresizlik olur, gözyaşı olur, sıkılan yumruk olur. Fakat bunların hiçbiri bu zulmü durdurmaya yetmez elbet.

Bilhassa çocuklara yapılan işkence görüntülerinde, gerçekleşmeyeceğini bildiği halde her insan, birdenbire kendini o karelere girmiş, bir çırpıda çocukları şefkatle kucaklamış, o caniyi de yerlere savurmuş olduğunu hayal ederken bulur kendini.

Zaten acı olan da bu ya; yıllardır Rohingya Müslümanları için yaptığımız yapabildiğimiz pek kayda değer bir şey yok!

Acı gerçeklere karşı, pasif hayaller dışında.

İsrail'in silahlandırdığı ‘radikal Budist çeteler' yıllardır bu mazlum halka akla hayale gelmeyen zulüm ve işkencelerini hız kesmeden hep devam ettirdiler. Zülüm gündemlerinden hiç düşmedi. Oysa Rohingya Müslüman'ları ara sıra gündemlerimizin başına oturdu ve sonra, malayani- gafletle örülmüş gündemler onları çok gerilere attı.

Muharrem ayındayız. Yeni başlangıçlara takvim olmuş, Kerbela faciasına şahit olmuş müstesna bir aydayız. Hicret inkılabı konuşulurken, Arakanlı mazlum ve mahrumların hicretini unutmayalım. Ensarsız muhacirlerin, Medine'siz hicretlerin acısını- sancısını hissedelim. En nihayetinde Muhammed’siz (s.a.v) kalmışlığın yetimliğini, Muhammed (s.a.v)’in Ümmeti olarak muhabbetle biz saralım.

Öyle ki, muhabbetsiz, duasız, yardımsız, desteksiz kalmasın kardeşlerimiz.

Bu gün dünyanın, kör-sağır-dilsiz  kaldığı her zulmü, anlatmak- duyurmak- farkındalık uyandırmak bizim görevimiz olmalıdır. Yaşanan Kerbela ise, kadın demeden erkek demeden Zeynep (r.a) misali davranmak gerekir. Dilsiz Kerbela'ların dili olmak gerekir.

Kerbela'ya benzetmemiz aslında yine Rohingya Müslümanlarının Arakan'da yaşanan bazı olaylardan sonra yaptıkları bir benzetmedir.

Arakan’da 1942 yılında gerçekleşen ilk katliamda 150 bin Müslüman Budistler tarafından katledildi. Saldırılarda yaşlı-genç, kadın-erkek ayrımı yapılmadan Müslümanlar kılıç, şiş, bıçak ve baltalarla en vahşi şekilde katledildi. Tecavüz edilen kadınlar ve öldürülen bebeklerin bedenleri baltalarla parça parça edildi. Yaşanan vahşeti hiçbir zaman unutmayan Arakanlılar katliama “Kerbela-yı Arakan” adını verdi.’’(İlkha)

Çok haklılar!

Niye çağın Kerbela'sı olmasın ki?

Leziz yemekler yerine açlıktan yaprak yiyen, süt ve temiz su yerine çamurlu su içen, giyecek kıyafet bulamayıp çıplak gezen, diri diri yakılan çocuklarıyla, her türlü zulme ve tacize uğrayan yardıma muhtaç kadınlarıyla, bir erkeğin çaresizlikten nasıl ağladığının acı birer örneği olan babalarıyla...

Çağın Kerbela’sıdır.

Şimdi;

Burma' da yaşanan vahşetlerden sonra, burmalı bileziklerle duaya kalkan eller!

Ümmetin zengin kadınları!

Vahdet için yapılan dualar elbette güzeldir, gereklidir.

Ancak fiili dua şart. Vahdet gelene kadar çamurlu su içmesin yavrular. En azından bir kuyu, asla küçümsenmeyecek bir çabadır. Olaya ütopist bir yaklaşımdan, demogojik vahdet söylemlerinden öte, somut bir adımdır yardımdır.

Çocuklarını, eşini müreffeh bir yaşam çizgisine ulaştırmak için gece-gündüz çalışan Ümmet'in fedakâr babaları!

Rohingya Müslümanlarının durumunu unutmak size yakışmaz. Zaten Kerbela’ya dönmüş İslam Coğrafyasını unutmanın yakışmayacağı gibi. Her kadın, her çocuk ve her baba sizlerin yardım ve çabalarınıza muhtaç.

Zengin/fakir- kadın/erkek- yaşlı/genç fark etmez. Bu zulmü duyurmak, asla unutturmamak, toplumu uyandırmak, fiili ve kavli dualarımızı esirgememek hepimizin boynunun borcudur.

Çünkü Ümmet olmak, bunu gerektirir. Ümmet olmak, küçük bir bedende yüz milyonları taşımayı gerektirir. Ümmet olmak yüreğini koca bir İslam Coğrafyası’ na dönüştürmeyi gerektirir.

Her aaah ile, aaah etmeyi!

Her sızıyla acı duymayı!

Her gözyaşıyla ağlamayı!

Kısacası Ümmet olmak; “Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenip, çare aramadan sabahlamamayı gerektirir...”

Bir de Ümmet olmak, kendine şu soruyu sormayı gerektirir;

Müslümana yapılan her türlü zulme destek veren Siyonizm ve oyunlarını neden görmüyorum?

Müslüman çocuklarına işkence eden zalime kırbacını temin eden israil'e ben ne veriyorum?

Halâ mı ekonomisine finansal destek veriyorum?

Ürünleri banyomda, mutfağımda, ayağımda, sırtımda...

Yakıtı arabamda, telefonu elimde, televizyon kanalları evimde...

Halâ mı?

Fe Eyne Tezhebun?

Nereye bu gidiş, nereye kadar?