• DOLAR 8.658
  • EURO 10.18
  • ALTIN 488.66
  • ...

İslam toplumlarında Batılılaşmaya en fazla direnen kurumun aile olduğu malumdur. Aile içinde yaşatılan değerler sayesinde topluma zorla dayatılan Batılı yaşam tarzı kolay kolay yol almayacağından Kemalist rejim aileyi dönüştürmedikçe toplumu dönüştüremeyeceğinin inancıyla hareket ediyor.

Önce ailenin mihenk taşı olan kadının toplumsallaşması, tesettürünü, peçesini terk etmesi adına politikalar yürütülürken, akabinde aile hukukuna el uzatılıyor. Aile arası ilişkileri cinsiyet farklılığına, hiyerarşiye ve mahremiyete dayandıran Şeriata dayalı kanunları ortadan kaldırıp, cinsiyetler arası eşitlik ve serbestlik ilkesine dayanan Batılı kanunlar getiriliyor. Tabi bu plan devreye katılırken, tepki çekmemek için tedrici bir yol izleniyor, tartışma zeminleri oluşturuyor, çözümsüz gibi görünen tablonun sonunda bütün fikirler, görüşler yok sayılıp tek adamın bir avuç satılık zihniyetle aldığı karar, en tepeden tüm topluma dayatılıyor.

Atatürk, Tanzimat’tan itibaren Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık akımlarının üzerinde fikir yürüttüğü, (tabi merkezinde kadının konumu olan) Medeni Kanunun yeniden düzenlenmesi için 1923'de bir komisyon kuruyor. Tabi komisyonda ilk etapta Türkçü akımın temsilcilerinden olan Ziya Gökalp'ın fikirleri egemen. Gökalp, Batılı Ülkelerin yasasının tamamen alınması taraftarı olmasa da o fikir gücünü, İslami kaygılarından değil, Türkçü, Ulusçu damarlarının şiddetinden alıyor. Onun muhayyilesinde İslam öncesi eski Türk Kültürü, bugün Batının sahip olduğu feminist değerleri içeriyor.

Komisyonun başkanı ve o zamanın Adalet Bakanı Seyyid Bey, bir toplumda hukukun hangi ilkeler üzerine bina edilebileceğini açıkça ifade ediyor "İster Batılı, ister Doğulu olsun tüm hukukçuların üzerinde birleştikleri ortak bir ilke vardır, yasaların o ulusun örf ve adetlerine uyması gerektiğini ileri süren ilke. Yasalar  bir Ülkenin örfüdür" diyor ve noktayı koyuyor. Komisyon bu açıklamanın ardından toplumun örf ve adetlerine uygun bir yasa çalışması yapmaya başlıyor. Ortaya çıkan yeni yasa da İslam'ın aile hukukuyla örtüşür bir nitelik taşıyor.

Üç akım tarafından da beğenilmeyen yasa, tartışmaların odak noktası haline geliyor. İslamcılar yasanın tam olarak şeriata sadık kalmadığını iddia ederken, Türkçüler tamamen şeriata sadık kaldığını, rasyonalist temellerden yoksun olduğunu iddia ediyor. Atatürk'ün başını çektiği Batıcılar ise yeryüzünde tek uygarlığın Batı Uygarlığı olduğu iddiasıyla Medeni Kanunun Batı'dan alınması gerektiğini savunuyor.

Komisyonun kurulduğunu ve erkekler tarafından medeni kanunun çalışmalarının yapıldığını öğrenen ve henüz oluşumları yeni sayılan feminist kadın dernekleri 1924'de bir araya gelip hukukçu olmadıkları halde yeni yasayı incelemeye alıyor ve üzerinde bir çalışma başlatıyor. İslamcılar ve Türkçüler tarafından bu Batı taklitçisi elit kadınların Ülkenin tüm yükünü omuzlarında taşıyan, çarşaflı Müslüman kadınları temsil etmediği dillendiriliyor.

Batı taklitçisi kadınlara karşı romanlarında örfüne ve geleneklerine bağlı Anadolu kadınını öne çıkartan Halide Edip Adıvar'dan bu eleştirilere karşı şaşırtıcı bir itiraz geliyor. Kadınların kendilerini ilgilendiren bir meselede doğru karar verebileceklerini savunarak onların yanında oluyor.

Çokça tartışılan yasa taslağı sonunda Atatürk tarafından bir kenara itiliyor. Ve plan devreye giriyor. İslam toplumuna en büyük darbe onun emriyle vuruluyor. Yıl 1926. Atatürk'ün talimatıyla İsviçre'de Hukuk eğitimi görmüş olan Mahmut Esat'la birlikte 26 kişilik hukukçudan oluşan bir komisyona bu görev veriliyor. Komisyon, İsviçre Medeni Kanununu olduğu gibi tercüme ediyor. Özüne hiç dokunulmadan meclise sunuluyor ve tek oturumda kabul ediliyor.

Tüm dünyada kabul görmüş olan bir hukuk kuralı çiğnenmiş oluyor. Başka bir toplumun, üstelik yüz yıl öncesinin şartları içerisindeki dini, ekonomik, siyasi yapısı göz önünde bulundurularak hazırlanmış olan yasası, Müslüman bir toplumun ayağında takılmış pranga olarak duruyor. Ne özüne dokunuluyor, ne de sorgulanıyor. Birçok kesim tarafından bir tabu gibi addedilmesinin ise ne hukuki, ne akli, ne ahlaki bir dayanağı mevcut.

Mevcut Hükümetin, toplum bedenini ayakta tutan ayak mesabesindeki aileye takılan yüz yıllık prangayı çıkartacak cesareti var mı bilinmez ama açtığı yaralar artık dayanılacak gibi değil. Toplumsal beden devrilmek üzere! Alarm veriyor... Duyan var mı?