• DOLAR 8.278
  • EURO 10.021
  • ALTIN 483.177
  • ...

İstanbul Sözleşmesinin maddelerinde satır aralarında gizlenen kavramlar üzerinde çokça konuşuldu. Muhafazakar camia bu kavramlara şirinlik atfetme adına büyük bir gayret sarf etti ve 'Biz bu kavramları kendi kültürel değerlerimiz üzerinden yorumluyoruz' diyerek işin içinden sıyrılmaya çalıştı.

Peki bize ait olmayan kavramların içini gerçekten kendi istediğimiz gibi doldurabiliyor muyuz, bunu iddia edenleri pratikte görmek lazım.

Her kavram belli anlamlarla şekillenir ve çerçevesinin içine oturur. Kimin kavramlarını kullanırsanız, olaylara onların anlam perspektifinden bakmaya mecbur kalırsınız. Çünkü kavramlar içinden çıktıkları toplumun 'dünya görüşü ve varlık tasavvurunun' ürünüdür.

Örneğin Batılı bir kavram olan Toplumsal cinsiyet(gender); Toplum tarafından kadın ve erkeğe yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemlerdir. Bu tanıma göre kişinin cinsiyeti doğuştan gelmez, toplum tarafından dayatılır. Biyolojik özellikler, cinsiyeti belirlemede ölçü olarak kabul edilemez. 'Toplumsal cinsiyet eşitliğinin' sağlanması ise insanlara sonradan yüklendiği iddia edilen cinsiyet rollerinin sıfırlanıp eşitlenmesi, kadınlık ve erkeklik rollerinin ortadan kaldırılması, akışkan, nötr, sürekli dönüşüme uğrayan farklı cinsiyet formlarının oluşmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla Toplumsal cinsiyet kavramı LGBT+ ideolojisini temsil eden, her türlü cinsel sapmayı çerçevesine dahil eden, sapma konusunda ucu her türlü rezalete açık bir kavram. Üstelik bu sapkın ideolojiyle temellenen İstanbul Sözleşmesine göre kadının kadın, erkeğin erkek olduğunu iddia etmek ayrımcılık suçuyken hadi gelin de bu kavramın içini kendi kültürel değerleriniz üzerinden yorumlayın. Üstelik kadına yönelik şiddeti önlemede çözüm olarak sunulan bu kavram ortada kadın da erkek de bırakmıyor. İkisine de karşı.

İslam'ın dünya görüşü, insan ve varlık tasavvuruyla Batı'nınki birbirine taban tabana zıttır!

Anne olmakla cennetin ayakları altına serildiği kadına ve dahi Allah'ın yeryüzünde kulu ve halifesi olarak yaratılan, yeryüzünün emanet edildiği insana Batının 'materyalist, pozitivist' dünya görüşüyle bakmak, eşrefi mahluku kolundan tutup zorla esfelessafiline yuvarlamaya çalışmaktır. İki konumlandırma arasındaki uçurum bariz bir şekilde ortadayken birini diğerine yama yapmak mümkün görünmüyor. Batılı bakış açısının bizzat kendisi hem sorunların kaynağıdır, hem de çözümsüzlüğe örülen yoldur. Aile ve kadın konusunda da diğer konularda da sorunlarımızın büyük bir kısmı hastalıklı zihniyetlerin ürettiği sorunlardır. Bu zihniyetin ortaya çıkarttığı kanunlar ve sistemlerdir. Ahlaki yozlaşmada gelinen tablo, bunun bariz bir şekilde göstergesidir.

İstanbul Sözleşmesiyle birlikte sahip çıkılan Batılı kavramların nasıl bir zihinsel evrilmeye neden olduğunun örneğini görmek istiyorsak; Kadın Statüsü Genel Müdürlüğünün Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi kapsamında hazırladığı el kitabına bakabiliriz;

"Her birimiz dünyaya kendi cinsiyetlerimiz ile geliriz. Kız ya da erkek bebekler olarak doğarız. Bu nedenle cinsiyet özelliklerini biyolojik, yani değişmez ve doğal birer nitelik olarak kabul ederiz. Kadınlar ve erkeklerden, aile içinde, toplum içinde ve kişisel ilişkilerimizde beklentilerimiz farklıdır; bu farklılığı da doğal karşılarız. Oysa dünyaya birbirinden çok da farklı olmayan bebekler olarak gelip, sonradan kadın ve erkek olmayı öğreniriz"

Bir İslam toplumunun aileden sorumlu Bakanlığına bağlı kurumu, Lut kavminin sapkınlığını tüm topluma bir değer olarak dayatıyor. Cinsiyetin doğuştan gelmediğin, bizzat aile ve toplum tarafından dayatıldığını iddia ediyor. Bu açıklama halen bu kurumun sitesinde olduğu gibi duruyor. Peki bu yaklaşımın bizim varlık tasavvurumuzla uzaktan yakından bir ilgisi var mıdır? Bizim insana, cinsiyete bakış açımızı 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği' ambalajını kullanarak ifade etmemiz mümkün müdür? Sınırları belirlenmiş, içi sapkınlıklarla doldurulmuş bir kavramı faklı anlamlandırabilme imkanımız var mıdır?

  Aile Bakanlığımızın çalışma hayatına atılmaları karşılığında annelere kreş yardımı yapmasıyla alakalı projeleri; Kadın istihdamı adına yaptığı konuşmaların satır aralarında ev hanımlığını 'ucuz emek, ücretsiz işçilik" olarak küçümsemesi hangi bakış açısının ürünüdür? İddia edildiği gibi Bakanlığımız, Batılı kavramların içini kendi kültürel değerlerimizle doldurabilmiş midir? Aileyi ve kadını hangi dünya görüşüne göre şekillendirme çabasındadır?

Kimin kavramlarını kullanırsanız, istediğiniz kadar dindar ya da muhafazakar geçinin toplumunuza onların zihniyetiyle bakar, onların yaşam şeklini, bakış açısını monte etmeye çabalarsınız. Farkında olun ya da olmayın. Onun için İstanbul sözleşmesinin iptali yeterli değildir, zihinlerin yeniden formatlanmaya ve kavramlarımızla var olmaya ihtiyacımız vardır.