• DOLAR 7.631
  • EURO 8.99
  • ALTIN 469.06
  • ...

Geçenlerde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş zinanın haram olduğunu, eşcinselliğin Allah’ın lanetlediği fiillerden olduğunu beyan etti. Buna karşın feminist ve LGBTİ çevrelerden, onların siyasi önderlerinden ve Barolardan, İslam’ı ve Diyanet İşleri Başkanını hedef alan çirkin açıklamalar yapıldı. CB Erdoğan’dan, AK Parti ve ona yakınlığıyla bilinen kesimlerden LGBT’ye ve sapkın Baroların açıklamalarına yönelik tepkiler yağdı.

Bu tepkiler uzun zamandır Müslümanların hükümet ve ona yakınlığıyla bilinen kesimlerden beklenen ama bir türlü gelmeyen tepkilerdi. Hele DİB’in şimdiye kadar LGBT faaliyetlerine gereken tepkiyi vermemesi İslami kesimleri yaralayan bir durumdu.

Hükümete yakın kesimler tarafından LGBT sapkınlığı eleştirilse de onların sapkın faaliyetlerine bizzat kaynaklık yapan İstanbul Sözleşmesine dair tek bir eleştiri yapılmadı. Hâlbuki İslam’ın Yüce değerlerine saldıran sapkınlar, cesaretini bu sözleşmenin 4. Maddesi olan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinden alıyorlar.

KADEM Başkanı Saliha Okur yine İstanbul Sözleşmesine güzellemelerde bulunmuş, sözleşmenin kadını koruduğunu, Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinden kadın-erkek arasındaki eşitlik ve adaletin anlaşılması gerektiğini, eşcinselliğe yönelik bir hüküm, anlam içermediğini açıklamış. Her defasında İstanbul Sözleşmesinin muhafızlığını yapan KADEM’e sormak lazım;

AB dayatması olan bu yasa Avrupa’da ne derece aileyi ve kadını koruyor, şiddeti önlüyor? Kadın cinayetlerini engelliyor?

Ülkemizde yürürlüğe girdiği günden bu yana artan boşanmalar ve kadına yönelik şiddeti ne ile açıklayacaksınız?

Tek tarafın beyanı ile hareket edildiğinde adil bir karara varılacağının bilimsel, ahlaki, hukuki bir izahı var mı?

Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin etkin uygulandığı Ülkelerde işlenen cinsel suçlardaki artış ve cinsel sapmaların gittikçe çeşitlenmesi neye işaret ediyor?

Artık şu gerçeği görmek gerekiyor bu yasa aileyi ve kadını koruma amacıyla değil, ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ başlığı altında LGBT’i meşrulaştırmak amacıyla hazırlanmıştır. Ve daha ilerisi bir cinsiyetsizlik projesidir.

İstanbul Sözleşmesiyle birlikte TCE bir devlet politikası haline geldi. Mesele sadece birilerinin ifade ettiği gibi cinsi sapkınların ayrımcılığa uğramasını engellemek değil. Devlet eliyle bizzat kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farklılıklarını ortadan kaldırmaktır. KADEM’in dediği gibi kadın-erkeğe eşit haklar vermek değil, kendi cinsiyetlerine has olan ‘davranışları, tutumları, rolleri’ ortadan kaldırmaktır. TCE’ne göre kişinin cinsiyet rollerini belirleyen toplumlar ve kültürlerdir. Kadının doğasında kadın gibi, erkeğin doğasında da erkek gibi davranmak yoktur. İnsanlar cinsiyet rollerini ailelerinin yetiştirmesi, dinin yönlendirmesi, geleneklerin etkisiyle zorla sahiplenmişler. TCE’ne göre kişinin biyolojisi onun cinsiyetinde belirleyici bir etken değildir. Kendisine zorla dayatılan cinsiyetini sonradan seçerek değiştirmelidir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinden neyin kastedildiğini halen anlamayanlar ya da anlamamış gibi yapıp kadın-erkek eşitliği diyerek savunanlar MEB’in bazı pilot illerde iki sene boyunca uyguladığı ETCEP’i bir gözden geçirsin. 9-10 yaşındaki çocuklara kızla kızın erkekle erkeğin birbirine aşık olabileceği, kişinin cinsiyet değiştirebileceği, cinsiyet değiştirmenin tabi, doğal olduğu görsellerle ders olarak anlatılmış. Erkeklerin de kız kıyafeti giyebileceği, makyaj yapabileceği, oyuncak olarak bebeklerle oynayacağı, hatta annelik yapabileceği… Ve bunun gibi birçok sapkın içeriklerin daha küçücük çocuklara anlatılması TCE’nin aslında ne olduğunu, ne olmadığını açıklamaya yetmiyor mu? İslami kesimlerin tepkileri sonucunda Milli Eğitim Bakanlığı, ETCEP’i uygulamayı kaldırdı ve hatta resmi sitesini kapattı. Sözleşme yerinde durdukça bir projenin biri biter diğeri başlar.

 Velhasıl derdi ne kadın, ne de aile olan İstanbul Sözleşmesini bu toplumun başına bela edenler daha fazla geç olmadan ondan kurtulmanın yolunu bulmak zorundadırlar.