• DOLAR 6.863
  • EURO 7.774
  • ALTIN 396.959
  • ...

Bu başlığı görünce meşhur Kemal Sunal filmini hatırladığınızı biliyorum. Özünde çok korkak olan fakat öleceğini anlayan bir kişinin korkusuzluğunu anlatan bir Şaban filmi…  Aslında hayatın korkuları olmadığında, insanoğlunun sosyal yaşam düzeninden çıktığını resmeden bir karakter… Benim bahsetmek istediğim ise, bireysel korkuların birey ve toplum üzerindeki etkisini hatırlatmaktır.

Evet, ortak ve toplumsal korkuların çok daha fazla tesirlerinin olduğunu biliyoruz. Korkular zamanla silinir ama bilinçlerde kalıcı tesirleri olur. Bugün Kovid-19 virüsünün dünyada oluşturduğu korku mefhumu uzun bir müddet hafızalardan silinmeyecek gibi. Bilindiği gibi 14. yüzyılda yaşanmış Kara Vebanın etkisi uzun zaman Avrupa’nın korku hafızasında canlı kaldı. Bugün de Korona virüsü üzerinden bu derin korkunun tesirlerini toplumsal olarak yaşıyoruz.

Bahsettiğimiz olgu, toplumsal bir gerçekliktir. Bu toplumsal gerçekliği oluşturan ise bireylerin hayat korkusudur. İşin aslı ise; korku bir zaaf değil hayati bir duygudur. Eğer bu duygu olmasaydı insanın yeryüzündeki varlığını devam ettirmesi de mümkün olamazdı. Korku, hayatımızı yeniden üretmek için elzemdir. Hayatlarımızı tehdit eden tehlikelere karşı verdiğimiz reflekslere işaret eder. Tehlikeleri hisseder, korkar ve kendimizi onlardan uzak tutarız. Korkuların öğrettiği hayat gerçekliği üzerinden birikmiş uyarıcılarla yaşıyoruz.

Halk arasında meşhur bir söz olan, “ben hiçbir şeyden korkmam” demek kadar gerçeklikle bağdaşmayan bir ifade yoktur. Bu ifade ancak hiçbir şeyin farkında olmayan çocuklar için geçerli olabilir. Zira insanoğlunun en korkusuz devirleri, genel olarak üç-dört yaş aralığıdır. Bu yaşlardaki bir çocuk uçurumun kenarına geldiğinde tereddüt etmeden ölümcül bir adım atabilir. Tabii ki bu çocuğun çok cesur olduğundan için değil hayatı bilmediğindendir.

Toplumsal olarak bu olguya baktığımızda; aslında medeniyetler ya da devletlerin, insanların bu korkuları üzerinden şekillendiklerini söyleyebiliriz. Hatta devletlerin hukuk sisteminin dahi bu korkular baz alınarak hazırlandığını da söyleyebiliriz. Lakin toplumları koruyan iki korku sütunu vardır: Birisi dünyevi olan hukuki cezalardır, diğeri ise ahiret inancıdır. Gerçek manada ahiret inancı olanlarda hukuki sistemin öngördüğünden değil, ahiretteki hesap nedeniyledir. Bu konuda inancı pekişmemiş olanlarda ise dünyevi temelde ceza sistemlerinin korkuları etkindir.

Bu bir gerçek ki, insanın ham maddesi aşırılıklarla yüklüdür. İnsanoğlu çoğu zaman isteklerini belli bir sınırda tutamıyor olabilir. Bu da yeni korkuları beraberinde getirebiliyor. Ahirete yönelik aşırılıklarda günah mefhumuyla ilgili bir zaafa düşüldüğünde bu korku vicdani ve imanidir. Dünyaya yönelik aşırılıklarla ilgili bir adım atıldığında bu korku vicdani değil getireceği dünyevi zorluklarla ilgilidir. Yani hukuk sisteminin öngördüğü ceza sebebiyledir.

Sonuç olarak; Yüce Allah tarafından bize verilen korku mefhumu ahiret yönüyle olduğunda olumlu yönde çok daha fazla insana katkı sağlar. Yok, eğer bu yön eksikse de dünyevi yönüyle içtimai düzen için insanlara/topluma fayda sağlayan bir haslettir. Ne mutlu korku mefhumunu yerinde kullananlara…