• DOLAR 5.747
  • EURO 6.33
  • ALTIN 270.43
  • ...

19-20 Ekim tarihlerinde, Diyarbakır’da İttihadul Ulema tarafından IV. Âlimler Buluşması düzenlendi. Toplantının bir manevi tarafı vardı bir de ilmi tarafı. Salih amel sahibi âlimlerin bir araya gelip buluşması, toplantıya büyük bir maneviyat katıyor. Sempozyum demeye dilim varmıyor, ne yazık ki o Batılı terimin yerine “bilgi şöleni” de diyemiyorum, zira “şölen” kelimesinin de cahili bir yanı vardır. Onun için “toplu ilim hitapları” diyeyim, bu buluşmanın ilmi yanını oluşturuyor. Ama galiba âlimlerin aralarındaki müzakereleri, bu buluşmaya o ilmi hitaplardan da daha çok değer katıyor.

Bu vesileyle muhterem âlimlerimize yönelik yaptığım sunumu, hitap kısımlarını atlayarak sizinle paylaşmak istiyorum:

Günümüz ve Geçmiş Medreselerinin Mukayesesi ve Önder Âlimlerin Yetiştirilmesi

Bizde medreselerin açılması, Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk’le başlatılır. Öyle değildir. Nizamülmülk’ten önce de medreselerimiz vardı hatta Dârüsünne gibi ihtisas medreselerimiz dahi vardı. Lâkin medreselerimiz devlet desteğinden yoksundu, sahipsizdi, sayılı âlim dışında âlimlerimiz ekonomik sorunlarla karşı karşıyaydı.

Nizamülmülk kendi adıyla anılan Nizamiye medreselerini kurarak medreselerimizi adeta nizamsızlıktan nizama kavuşturdu, onları hem devletin himayesine aldı hem yeniden dizayn etti. Ne var ki bu kez de medreselerimiz, bürokratik bir kuruma büründü, manevi yanından çok şey kaybetti, ilmiye için yetiştirmekten çok kalemiye (bürokrasi) için yetiştirmeye başladı.

Gazzâlî, bu hâlden rahatsız oldu, Nizamiye ile bağını kesip kendi imkânları ile derslerini sürdürdü, yaptığı işe de “ihyâ’u-ddin (dinin ihyası)” veya “ihyâü’l-müslimin (Müslümanların ihyası)” demedi, “ihyâü ulûmi’d-dîn (din ilimlerinin ihyası)” dedi. Zira ilimler ihya edilince gerisi gelirdi.

Gazzâlî, ilim eğitimini dört yönden ihya etti: Zihne yatırım olarak ilmin yanına kalbe yatırım olan zikri koydu. Buna tarikat üzerinden sivil cemaatleşmeyi ekledi. Âlime toplumu ıslah görevinin olduğunu hatta ilimden gayenin öncelikle bu olduğunu hatırlattı. Buna bir de Ehl-i Sünnet’in “Ehl-i Kıble” anlayışının ihyasını kattı. Böylece âlim, siyasi gelişmelerden etkilenmeden gönüllü olarak katıldığı sivil bağ içinde, bütün Müslümanlara hitap eden bir önder olma konumuna yeniden çıktı.

Gazzâlî’nin talebelerinin talebeleri konumundaki Nûreddin Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî iktidar olduklarında ulemayı yeniden Nizamülmülk’ün zapt u rapt altına alma günlerine götürmediler, vakıf sistemini destekleyip teşvik ettiler. Böylece âlim ve ilim, hem ekonomik imkânlara kavuştu hem siyasi otoriteye de bağımlı hâle gelmedi ki bu, bulunmuş en iyi mükemmel yoldur. Vakıftan gaye, siyasi otoriteye isyan değildi, ona muhtaç olmadan, dolayısıyla ona bağımlı hâle gelmeden kendi fonksiyonunu yerine getirmekti.

Bu dönemde âlimler devlet işleri ve cihadla da uğraştılar. Genel anlamda âlimlerin kendi işleri dışında işlerle uğraşmalarının ilmi üretime zarar verdiği bilinir. Hâlbuki bu düzen sayesinde bu dönemde İslam tarihinin en verimli ilim süreci yaşanmıştır. Yine belirtmek gerekir ki daha önce âlimler arasında mezhep kavgası büyük bir sorun olmuşken bu devirde ilk kez Hanefî ve Şafiî’ler aynı çatı altında ders vermeye başladılar. Bu nitelikteki ilk medreseyi de merhum Şîrkûh açtı.  

Lâkin Eyyûbîler’in son günlerinde siyasi otoritenin zayıflaması, buna karşı vakıf sisteminin getirdiği ilim adamı çokluğu, dengeyi bozdu; ilmiye sınıfı ile ilişkili bir anarşizme yol açtı. Eyyûbîler’in yıkılmasının bu anarşizmle doğrudan ilişkisi vardır.

Eyyûbîler’i deviren Memlûklar, buna sıkıyönetim tedbirleri getirdiler. Böylece ilmiyeden kaynaklı bir soruna ilmiye dışında bir tedbir geldi. İlmiye kontrol altına alındı ancak mezhepçilik gibi Gazzâlî’nin talebelerinin kesin çözüm getirdikleri hususlar bir daha canlandı, âlimler görüşlerinden dolayı kendilerini mahkeme önlerinde buldular, sürgün edildiler, hapse girdiler. Böylece Memlûk devletinin ömrü uzun sürdü ama yıldan yıla da ilmi üretim durdu.

Osmanlı Devleti, medreseleri Eyyûbîler’den Memlûklar’a geçiş sürecinde aldı. Devletin sıkı denetimi altındaki bir vakıf sistemi ile ilmi etkinlikleri sürdürdü. Osmanlı medreselerinin Taceddin el-Kürdi, Molla Gürânî gibi kurucu âlimleri Halep-Şam havzasında yetişmişlerdi. Onların yanında Ebû Suud gibi önde gelen sonraki âlimlerin de bir kısmı Kürd idi. Bu arka plana rağmen, Osmanlı medreseleri 16. yüzyıldan sonra, yönetimle tamamen kaynaştı, siyasi otoriteyi yönlendirmek yerine ona bağımlı hâle geldi. Siyasi çevreler içinde gelişen “tarihin sonuna geldik, yeni bir şeye gerek yok” anlayışını kahredici bir şekilde ilmiye de benimsedi. Öyle ki 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar bütün Osmanlı âlimlerinin üretimi herhâlde İmam Nevevî ve Zehebî’nin toplam kitap sayısı kadar yoktur. Açıkçası Osmanlı süreci, Zengî-Eyyûbî arka planı ile başladı ama Memlûklar sürecine evirildi.

  1. yüzyıla geldiğimizde ilmiye, devletin ihtiyaç duyduğu dünyevi üretimi yapamadı ve sultanlar Batılı eğitimi kendiliğinden getirmedi. İlmiye, dünyevi üretim yapamayınca Batılı eğitimden başka yol bulunmadı. Örneğin Sultan Abdülmecid döneminde oluşturulan ve Batılı eğitime yol açan komisyonların üyeleri hep âlimlerdir. O toplantılarda dünyevi konularda çözüm getiremeyen âlimler, başka dünyalardan çözümlere razı olmak zorunda kalmışlardır.

Buna karşılık, Kürd medreseleri Şeyh Halid el-Zülcenaheyn (Bağdadî) tarafından ihya edildi. Şeyh Hâlid, Gazzâlî’nin yolu üzerinden ilim ve zikri buluşturdu ve alime toplumu ıslah görevi yükledi, onu tarikat üzerinden sivil cemaatleşmeye alarak toplum önderliği konumuna yeniden çıkardı. Ondan önce medrese ile sınırlı kalan âlim artık halka açılıp irşad seferlerine katıldı.

Sultan Abdülhamid devrine geldiğimizde Batılı eğitim karşısında tükenişi yaşayan Osmanlı medreseleri dini konularda bile ihtiyacı karşılayamadı. Öyle ki Allah rahmet eylesin Sultan, Güney Afrika Müslümanlarına alim lazım olduğunda Kerkük’ten Ebû Bekir Efendi’yi; Şeyhülmeşayih makamı için Erbil’den Şeyh Esad Erdebilî’yi görevlendirmek durumunda kaldı. Bu âlimler, mezheplerini değiştirerek Hanefîlere hizmet verdiler. Sultan, Çin Müslümanlarına ulaşmak için de Şeyh Mustafa el-Kürdî’yi görevlendirdi.

O devirde kendini yenilemeyen Osmanlı medreseleri, bütün devlet imkânlarına rağmen Üstad Bediüzzaman gibi bir mütefekkir âlimi çıkaramamıştır. Bunda çok ibret vardır.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Osmanlı medreseleri tamamen kapanırken, bizde kalan medreseler aslında medreselerin sadece “kalıntısı”dır. Buna rağmen medreselerimiz, Şeyh Alaaddin el-Haznevî, Muhammed Nurullah Seyda gibi dehaları ve sizler gibi muhterem ulemayı yetiştirebilmiştir. Öte yandan Türkiye’de az çok sahih ilmi birikime sahip olan her ismin yolu bu medreselerden geçmiş ya da bu medreselerden ders alan alimlerin tedrisatından geçmiştir. Bunda da çok ibret vardır.

Bununla beraber yöremizde yayılan sosyalizmin sadece okul kaynaklı olduğunu düşünmek hatadır. Ne yazık ki medreselerimiz de sosyalizmin yayılmasında rol oynadı ki ben bir çırpıda bir dizi medrese kökenli sosyalist ismi sayabilirim.

O hâlde medreselerimiz ihyaya, geliştirmeye muhtaçtırlar. Bunu devletten beklememek gerekir. Zekâtla gelen para, bankalardan gelen paradan elbette bereketlidir, bunun da delili bizim medreselerimizin geçmişidir.

Ne yapılmalı?

Bu hususta teferruatlı düşünmek gerekir, burada söyleyeceklerim mütevazı ama önemli hususlardır.

Öncelikle Arapça gramer eğitimini hiçbir şekilde ihmal etmemekle birlikte Arapça gramer merkezli bir eğitimden şuur merkezli bir eğitime geçmeliyiz. Talebeye bu yönde bir hedef kazandırmalıyız. Talebe, Arapça grameri öğrenmek üzere değil, toplumu ıslah edecek bir İslam alimi olmak üzere medreseye geldiğini öğrenmeli; bu hedefle medresede var olmalıdır. Arapça gramer, sadece bir ilm-i alettir, ilmî gayeye dönüşmemelidir.

İkincisi, bizim İslam davetçilerine ihtiyacımız vardır; talebe bu asırda, böyle bir vazifesinin olduğunun farkına varmalı ve bu yönde yetiştirilmelidir. Biz, ona bu yönde bir hedef kazandırmalıyız. Bu durum, aynı zamanda onun ilim çalışmalarına anlam da katacaktır.

Toplumlara hitap, onların duygularını (hissiyatını) öğrenmekle mümkündür. Bu da ancak edebiyatla olur. Medreselerimizde başta Melayé Cezerî olmak üzere yeniden ve köklü bir edebiyat eğitimi verilmeli, buna İslam tarihi dersleri de eklenmelidir.

Ayrıca, geçmişte bizim fikir sorunumuz vardı, ne yazık ki bugün zikir sorunumuz vardır. Bizde fikir hareketi zikri izale etmek üzere başlamadı, gaye zikrin yanına fikir eklemekti. Ne var ki öyle olmadı. Bu hâli göz önünde bulundurarak medreselerimizde zikre büyük önem verilmelidir.

Son olarak medreselerimiz, vakıf sistemi içinde güçlü bir ekonomiye sahip olmalıdır.

Özetle, sağlam bir ekonomik yapı içinde dili merkeze alan bir eğitim sisteminden dilin önemsendiği ama şuur ve toplumsal ıslah hedefinin merkeze alındığı, zikirle yoğrulan yeni bir eğitim sistemine geçmeliyiz.