• DOLAR 5,7907
  • EURO 6,5797
  • ALTIN 263,029
  • ...

23 Haziran’da İstanbul’u sonucu kolay tahmin edilemeyecek bir seçim bekliyor.

Her şeyden önce hükümetin karşısında ilk kez bu kadar açık bir uluslar arası koalisyon vardır. O koalisyon, İstanbul seçimlerini, başlattığı küresel egemenlik projesinde bir aşama olarak kullanmak istiyor; söz geçiremediği Türkiye’yi İstanbul seçimlerini kazanarak itaat altına almaya çalışıyor.

Uluslar arası koalisyon, Türkiye seçmeni üzerinde nasıl söz sahibi olabilir ki diye düşünmeyelim.

Mason locaları, Rotary ve Lions Kulüpleri kapılarına kilit vurmadılar. Hepsi harıl harıl çalışıyor. Buna bir de Alman Vakıfları ve İngiltere’nin görünmeyen bağlarını ekleyin…

Her biri uluslar arası güçlerin birer acentesi konumunda olan ve daima uyum içinde çalışan bu yapıların Türkiye siyaseti üzerindeki etkisi tahmin edilenden de çoktur. Son yıllarda yapılanlar, bu etkiyi azaltmış değildir. Hatta özellikle Kürt seçmen dikkate alındığında bu yapıların siyaset üzerindeki etkisi daha da artmıştır.

İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir dünyada dış güçler artık sadece lobiler ve localar üzerinden seçmeni etkilemiyor, seçmene doğrudan hitap edebiliyor.

Şu an muhalefetin fanatik medyasının kaptan gemiliğini Fox Tv yapıyor. ABD’nin İslam düşmanlığıyla ünlenmiş bir kanalının Türkiye acentesi… Ama ne İngiltere’nin BBC ne Almanya’nın Deutsche Welle kanalları onun gerisinde kalıyor.

Dünya ekonomisinin hâlâ dolar yönetimine bağımlı olması, hükümet açısından başlı başına bir tehdit oluşturuyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin son yıllarda büyük projelere yönelirken ihmal ettiği kesimler, her tür yönlendirilmeye açık duruyor, aleyhteki her haberi “CHP’ye bile oy vermek” için “fetva” görüyor.

Duyarsız müteahhitlere, yeni yetme kapitalistlere ezdirilen, hemşehrilik ilişkilerine muhtaç edilen mahalle seçmeni büyük projelerden söz edilmesinden bile rahatsız oluyor.

Genç kitle ise geçmişten tamamen habersiz bugüne dair basit durumları bile, biraz da “muhalif görünme” hevesiyle farklı oy kullanmak için gerekçe ediniyor.  

Yargının yanlışları, güvenlik soruşturmalarındaki isabetsizlik küskünler kitlesini daha da büyütüyor. 

31 Mart seçimlerinde haksızlığa uğradığına inandığı için sandık başına gitmeyen veya bir adım daha giderek CHP’ye oy veren o kitleyi ikna etmek için hükümet cephesinin ciddi bir uğraşı olmadı.

Bu seçimde hükümetin böyle bir lüksü yok.

Hükümetin en büyük avantajı aradan geçen sürede halkın “CHP’nin memlekete ne faydası olur?” sorusunu daha ciddiyetle sormuş olmasıdır.

Yaşananın belediye seçimi olması, hükümet açısından bu konuda da bir sorun teşkil ediyor. Özellikle dindar kesimin sair seçmenleri, belediye seçiminin ardından gelecek olan üzerinde yeteri kadar zihin yormuyor.

Hükümet, buna karşı 15 Temmuz duyarlılığını sürekli diri tutmaya çalışıyor ama yargı yanlışları bu duyarlılığı da örtüyor.

Bu kitleyi ikna edecek olan, 15 Temmuz’un hatırlanması değildir. Zira bu kitle, bizzat 15 Temmuz darbecilerine karşı mücadele ettiğinden bir hatırlama sorunu yaşamıyor.

Bu kitle ancak bundan sonraki yargılamalarda adil olunacağına inanırsa ikna olur ki bu da hükümet açısından onların bir bir tespit edilip kapılarına gidilerek güvence vermeyi gerektiriyor.

Seçim takvimi buna müsait mi ya da kadrolar buna yeter mi? Meçhul…