• DOLAR 16.885
  • EURO 17.833
  • ALTIN 992.103
  • ...

Önceki yazılarımızda kitlenin tanımını yapmış ve belli bir amaç için bir fikir etrafında kümelenmiş insan topluluğu olarak ifade etmiştik.

Bu yazımızda ise kitlenin kütleleşmesini kısaca ifade etmeye çalışacağız.

Kitle ve kütle sözcüklerinin aynı anlama geldiğini düşününce şöyle bir açılım yapmayı uygun görüyoruz.

Fikirlerin bir hacmi veya ağırlığı yoktur. Hal böyle iken kitle sözcüğü bir fikir etrafında toplanmış insanlar için sosyolojik olarak tanımlanmış; ancak birilerinin bu fikirleri kendi maddi çıkarı için kullanmak istemesi ve kitleyi de kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesi fikrin işlevsiz; ama kullanışlı bir araca dönüşmesini de biz kitlenin kütleleşmesi olarak değerlendireceğiz.

Yüzyıllarca kütleleşen kilisenin baskı ve zorbalığına veya halka kan kusturmasına bütün batı seyirci mi kalmıştı?

Hiç mi sesini yükselten birileri yoktu, sorusunun cevabını bulmaya çalışacağız.

Elbette kilisenin maddi çıkarlarına dini alet etmesine itirazda bulunanlar olmuştu; lakin engizisyon mahkemelerinin insan psikolojisine yaptığı baskı bu sesleri bastırıyor, cılız kalmasını sağlıyordu.

Zaman içerisinde kilisenin otorite ve saygınlığını kaybetmesiyle bu sesler daha gür çıkmaya başlamıştı.

İşte bu yazımızda Nedim el Cisr’in ‘’İlim-felsefe ve Kur’an ışığında iman’’ adlı eserinde üç büyük filozoftan biri olarak bize tanıttığı John Locke’un kilise ve uygulamalarına itirazlarını yazmaya çalışacağız…

Locke, kilisenin manevi olması gereken konumunu maddiyata dönüştürmesi bu maneviyatı kendi maddi çıkarlarına alet etmesi ve kütleleşmesi için;  ‘’Dinî bir topluluğun gayesi, Tanrı’ya toplu olarak ibadet etmek ve bu sayede de sonsuz hayatı kazanmaktır. O hâlde, bütün disiplini bu amaca yöneltmeli’’ diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu. ‘’Din, zahirî bir ihtişam meydana getirmek veya ruhanî egemenliği ele geçirmek yahut zorlayıcı kuvvet uygulamak için değil; insanların hayatını erdem ve dindarlık kurallarına göre düzenlemek için kurulmuştur.’’

Yaşadığı dönem ve şartlara bakılınca kiliseye yönelttiği bu itirazın ne denli kıymetli; ama aynı zamanda ne kadar tehlikeli olduğu da daha iyi anlaşılacaktır.

Locke de kendinden önceki filozof ve bilim insanlarının uğradığı akıbete uğrayabilir, ölüm, sürgün veya ev hapsiyle cezalandırılabilirdi.

Nitekim Locke de İngiltere’den Hollanda’ya kaçmak zorunda kalmış; ancak sesini yükseltmekten vazgeçmemiş ve isim belirtmeden isimsiz; ama “haysiyet sahibi şerefli bir efendiye hoşgörü üzerine” adında kaleme aldığı mektubunda şu çarpıcı cümleyi kuruyordu:

‘’Dinsel baskının ve zulmün mevcut ve muhtemel aktörlerine, eğer amacınız dininize yeni müminler kazandıran Tanrı’nın lütfuna mazhar olmaksa, uyguladığınız yöntem bu amacınıza hizmet eder nitelikte değildir; yok amacınız, iktidarınızı güçlendirmek ve pekiştirmek yahut en azından görünüşte dindaşlarınız olanların sayılarını çoğaltarak sivil otoriteyle pazarlık gücünü artırmak veya iktidarın nimetlerinden pay almak ise, bunların mevcudiyet sebeplerinize aykırı olduğu muhakkaktır.’’ diyordu.

Burada durup biraz düşünmek gerekiyor neden itirazlar genellikle dışarıdan geliyordu.

Hiç mi içeriden bazı uygulamaların yanlış olduğunu gören birileri yoktu?

Aslında Gasset şu sözüyle: ‘’İnsan istese de istemese de yapısı gereği bir üst merci aramaya zorunlu bir varlıktır. Eğer onu kendi başına bulmayı başarırsa olağanüstü biri demektir, yok eğer bulamazsa kitle insanıdır ve üstünlüğe öbürünün sayesinde erişme ihtiyacındadır.’’ Diyor ve ‘’Kitle, ağırlığı altındaki ferdi, yetenekli, seçkin olan her şeyi ezer. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen herhangi bir insan ortadan kaldırılma riskini göze alıyor demektir.’’ Sözüyle de kitle insanının durumunu özetliyordu.

Hoffer ise: “Bir hareket ne kadar çok makam tesis eder ve mevki dağıtırsa o kadar daha düşük nitelikteki kişileri kendine çeker ve sonunda bu siyasi askıntılar başarılı bir (kitleyi) öylesine sararlar ki, başlangıçtaki hareket, artık ilk idealistler tarafından tanınmayacak hale gelir.’’ Diyerek neden içeriden haksızlığa ses çıkmadığına dair önemli bir ipucu veriyordu.

Bütün bu anlatılanlar İmam Gazali’yi haklı çıkarıyor, nitekim o şöyle diyordu: ‘’Dine uygun olmayan yollarla dine yardım etmeye çalışanların dine verdiği zarar, dine açıkça saldıranların verdiği zarardan daha büyüktür.’’