• DOLAR 16.381
  • EURO 17.468
  • ALTIN 970.715
  • ...

17 bin İngiliz’in aynı anda Müslüman olduğuna dair çıkan bir haber bizi ne kadar mutlu eder?

Moses (Musa), Jesus (İsa), David (Davut), Michael (Mikail), Abraham (İbrahim), Angela (Melek) Eve (Havva), Wendy (Dürüst) ve benzeri isimlerini; bizim kullandığımız isimlerle değiştirmelerinin bizi ne kadar mutlu edeceğini tarif etmek zor olsa gerek…

Elbette bu durum bizim için dünyada ki en büyük mutluluklardan biridir; ancak isim değişikliğine gitmeleri içinde bulundukları toplumda sanki ‘’İslam bir tek kavmin diniymiş’’ ve Müslüman olmak için ‘’kendi kavminden ve kültüründen istifa etmek gerek’’ gibi yanlış bir algıya sebebiyet verebilir.

Dolayısıyla isim değiştirmemelerinde bir beis yoktur. Çünkü ‘’dili yaratan’’ İslam’ı da bu dilleri konuşan bütün kavimlere göndermiştir.

Hiç şüphe yok ki isimde asıl olan manadır. Yukarıda görüldüğü gibi onlar da bizim kullandığımız isimleri sadece kendi dillerindeki karşılığa uygun kullanıyorlar.

Yani onlar da tıpkı bizim gibi anlamlı güzel isimler arıyor, öyle alelade isimler kullanmıyor.

Nitekim İslam tarihinde Hz Muhammed (s.a.v)’in kendisine iman eden insanların giyim kuşamları veya isimlerini değiştirmeye yönelik (bir puta nispet edilerek konulmuş isimler hariç) her hangi bir olayla karşılaşmıyoruz.

İman edenlerin cahiliye dönemindeki isimlerini “Sahabe” olduktan sonra da kullandığını yine tarihi kaynaklardan biliyoruz…

Ama olsun bir Hristiyan’ın Müslüman olması yeterlidir bizim için…

Geçmişte ne günahlar işledikleriyle ilgilenmeyiz. Müslüman olduktan sonra İslami bir hayat yaşayıp yaşamadıklarına bakmayız.

Müslüman olduklarını ilan edip, İslam hakkında birkaç güzel söz söylemeleri yeterlidir bizim için.

Peki, ya Müslüman bir anne babadan Müslüman olarak dünyaya gelmiş bir insana karşı da aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz?

‘’Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın’’ diye emir buyuran yüce yaratıcımızın emrini dinliyor muyuz?

Yoksa geçmişte işlediği bir günah, yaptığı bir hata veya bir sözünü yanımızda taşıyıp her ortamda onu kötülemek için mi dillendiriyoruz?

Allah’a secde ettiğini gördüğümüz halde din kardeşimizi küfürle mi itham ediyoruz?

Bizdendir, bizden değildir gibi ayrıştırıcı cümleler kurarak İslam’ın çerçevesini mi daraltıyoruz?

Neden kendimize ve Müslüman kardeşimize bu eziyeti reva görüyoruz?

‘’Bir’’ Hristiyan’ın Müslüman olmasına sevinmek, diğer taraftan ‘’bin’’ Müslümanla kavgalı olmak nasıl bir akıl tutulmasıdır.

Öyle görünüyor ki biz Müslümanların gözünde iyi olmanın ölçüsü Müslüman olduğunu ilan edip, gözden ırak, uzak diyarlara göçmekle mümkün…

Sormak istiyorum neden gerek dini anlamda gerekse grup bazında bizim dinimizden veya kavmimizden olmayanlara ‘’bize katıldıkları takdirde’’ gösterdiğimiz ihtimamı bizden olanlara gösteremiyoruz?

Neden onların geçmiş ve geleceklerini görmezden geliyorken; bizden olanların geçmişlerine dolayısıyla işledikleri günah ve hatalarına yönelik bir dedektiflik faaliyeti yürütüyoruz?

Üstelik öğrendiklerimizi onları kötülemek için kendilerine karşı kullanıyoruz?

O halde sormak gerek biz günah işleyen insanların hata yanlış veya günahlarını ifşa etmek için mi yaratıldık?

Yoksa günah işleyen insanların günah işlemesine mani olmak ve günaha giden yolları kapatmak için mi?

Hiç şüphe yok ki günah acziyetin ve insan olmanın bir göstergesidir.

Ve günahın en büyük özelliği Allah’ın (c.c) ‘’Tevvab’’ ismini anlamlı kılmasıdır.

Öyle ya ‘’Tevvab’’ esması günahkârlar için vardır ve Allah’ın sonsuz merhametinin bir göstergesidir.

Nitekim Allah’ın kelamından sonra dünyada ki en güzel sözlerin sahibi Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı." (Müslim, Tevbe, 9)

Şimdi biraz düşünelim her fırsatta hayatımızı Allah’ın emri doğrultusunda şekillendirdiğimizi ifade eder dururuz.

Peki, Allah’ın kaç emrine göre şekillendiriyoruz veya Allah’ın kaç emrini biliyoruz.

Bildiğimiz emirlerini saf haliyle mi yoksa kattığımız yoruma göre mi tatbik ediyoruz?

Özetle kendimizi mi vahye yoksa vahyi mi kendimize göre şekillendiriyoruz?

Allah ‘’araştırmayın’’ diye kesinlik ifade eden bir kelime kullanmışsa; bizim araştırmamız durumunda Allah’ın emrine karşı gelmiş olmuyor muyuz?

Allah bunu yapmamızı istememişken biz kimin adına araştırıyoruz?

Başka insanların mı? yoksa nefsimizin mi?

Her iki durumda da nasıl bir sonuç çıkıyor ortaya sizce?

Biz Müslümanlar artık insanların ayıp ve kusurlarını ortaya koyan ve tek işlevi dedikodu olan sabah kuşağı programları gibi davranmaktan vazgeçmeliyiz.

 Allah c.c kendisine karşı işlenen bütün günahları -şirk hariç- affediyorken; biz neden Allah’ın affettiğini cezalandırıyor ve insanların gizli hallerini, ayıp ve kusurlarını ifşa ederek birden fazla günah işliyoruz?