• DOLAR 13.39
  • EURO 15.211
  • ALTIN 792
  • ...

İslam coğrafyası neden huzursuz?

İnsanlar neden ölüyor?

Neden evini, yerini, yurdunu terk ediyor?

Yaşayanlar ise neden açlık ve sefalet içinde?

Yıllardır zihnimin bir köşesini kendisiyle meşgul edip duruyordu; ancak anlamakta güçlük çekiyor bir türlü bu durumu kendime izah edemiyordum.

Sömürgeciler geliyor yıllarca topraklarımızı işgal ediyor, ekonomik olarak bizi sömürüyor, dolaylı veya direk aynı ırktan aynı inançtan grupları silahlandırıp kendisine karşı savaştırıyor, bu grupların halk nezdinde itibar kazanmasını sağlıyor, taraftar toplamasına zemin hazırlıyor gibiydi.

Diğer taraftan dünyanın farklı ülkelerinde ki onlara göre ‘radikal’ dedikleri Müslüman gençlerin buralara gelmesinin yolunu açıyor ve İslam dünyasının aksiyoner ve dinamik gücüne yönelik bir imha politikası yürütüyordu.

Bir müddet sonra ister biz kovduk diyelim, ister kendisi kaçtı diyelim, bu bizim makûs talihimizi değiştirmiyordu.

Asıl garip olan da onlar gittikten sonra bile topraklarımızda savaş devam ediyordu; ancak bu sefer biz kendi aramızda savaşıyorduk.

Savaşan guruplar tekbirler eşliğinde kardeşine kurşun sıkıyor, umutsuzluk anında ‘’La Tahzen’’ diye taraftarına moral aşılıyor, Allah’ın yanlarında olduğuna dair motive ediyor ve Müslüman kardeşine galip gelmesi için el açıp dua ediyordu.

Topraklarını korumak için ellerine aldıkları silah artık kendi topraklarını ve kendi halklarının geleceğini tehdit etmeye başlıyordu. Halkın içinde bulunduğu sefaleti günden güne derinleştiriyordu.

Belki herkes işgalcileri kendilerinin kovduğunu dolayısıyla iktidarın kendilerinde olması gerektiğini savunup alan mücadelesine girişiyordu; ancak olan kendi halklarına oluyor ve esas işgal o an başlıyordu.

Neden mi?

Hoffer: "Etkili bir bölme, birbiriyle rekabet eden ve birbirine kuşkuyla bakan ırksal, dini veya iktisadi toplulukların sayısını artırmak yoluyla sağlanabilir." Diyor ve haksız da sayılmıyordu. Kardeş Kan’ının dökülmesi demek sevginin yok olması ve nefretin kalbe girmesi demekti…

Sevginin, karşısında bir sevgili istemesi gibi; nefret de karşısında bir düşman istiyordu.

Tıpkı sevgi gibi, nefret de her geçen gün ziyadeleşiyordu.

Artık zihin düşmanlık üzerine kurgulanıyor, öldürmek için kendini programlıyordu.

Müzik kendi taraftarını bilemek için yapılıyordu.

Kardeşini öldürmek için ilkel aletlerle kurduğu tuzağa teknoloji diyordu.

İlim, sadece “cihat” ayetlerinden oluşuyordu.

Bilim ise Avrupalarda geziniyordu.

Bu ahval içerisinde yıllarımız geçiyordu.

Bu duruma üzülüyor ve neden onların tabiriyle “gelişmiş” batı ülkelerinde yakın tarihimizde aynı ırktan, aynı inançtan birbirleriyle savaşan silahlı guruplar yoktu? Diye düşünmeye başlıyordum.

Belki de bu sebeple onlar ekonomik, kültürel anlamda ilerliyor, bilim ve sanata zaman ayırabiliyor, halkının refah düzeyini yükseltebiliyor, kendi birliğini sağladığı için de “sömürmeye” bol bol zaman ayırabiliyordu.

Peki, “Vahdet” kelimesini ağzımızdan düşürmeyen bizler neden onların oyunlarına gelip birbirimizi öldürüyorduk? Acaba birbirimize düşmanlık yapıp birbirimizi öldürünce vahdeti sağlayabileceğimizi mi düşünüyorduk?

Oysa yüce yaratıcı: “Birbirinizle çekişmeyin; yoksa korkuya kapılırsınız ve kuvvetiniz elden gider.” Diye uyarmıştı. Neden dinlemedik veya dinlemiyoruz?

Neden “Hani siz birbirinize düşmandınız; derken Allah kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı.” Diyerek bizi birbirimize karşı düşmanlıktan kurtarıp kardeş kılan yüce yaratıcının sözünü dinlemeyip, aramızdaki kardeşliği düşmanlığa çevirip en başa döndük?

Neden “…dini bir bütün hâlinde kabul edip uygulamaları gerekirken, onu parçalayıp bölük bölük olmuşlardır. Üstelik her grup, parçaladıkları dinden yanlarında kalan bilgi kırıntılarıyla böbürlenip durmaktadır” ayetini duyumsamazlıktan geldik. Oysa bu ayet halimizi anlatıyor gibiydi…

İşte bu acı tablonun üzerine kendime “Allah’ın yardımı ne zaman” diye soruyordum ki: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da bulunmaz.” Diye ilahi bir buyrukla karşılaşıyor ve aklıma Afganistan’daki emperyalist güçlere vurulan şu sert tokat geliyordu “kanımızı dökeni dahi affettik” belki de değişime buradan başlamalı ve birbirimizi affetmeyi öğrenmeliyiz…