'Ortadoğu`da, Araplar, Farslar ve Türkler, dini kendi milli çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Ortadoğu`da, sırf İslamiyet`i geliştirmek için çaba gösterenler sadece Kürdlerdir. Müslümanlığı Ortadoğu`dan Endonezya`ya kadar götüren Kürdlerdir. Kürd Nakşibendî tarikatının bu konulardaki rolü büyüktür. Ama Kürdlerin bu anlayışını, yani İslamiyet`i Kürd milli çıkarları doğrultusunda kullanmamalarını her üç millet de istismar etmiş, Kürdleri baskı altına alma, kuşatma yolu izlemişlerdir. Kürdlere zulmeden kendilerini kuşatan Müslüman devletlerdir. Bu zulüm yapısaldır, sistematiktir. Bu yapısal, sistematik zulümden kardeşlik anlayışı nasıl doğabilir?'
Sorunun çözümünü anlatan Nur Vergin, özü itibariyle 'Din kardeşliği'ne vurgu yapıyor.
Öte yandan yanlış uygulamaları bize anlatıyor Beşikçi.
İkisi de sosyolog; ama aynı konuya neden farklı bakıyorlar?
Sanırım ideolojik alt yapılarına bakmak lazım. Nur Vergin, laik bir akademisyen ve diplomat çocuğu. Yaşam tarzı ve çevresi itibariyle bir beyaz Türk. Bilimsel konularda ideolojik davranmayan bir yapısı var Nur Vergin`in.
İsmail Beşikçi bir Marksist. Kürd meselesi üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı defalarca hapis yatmış biri. Resmi ideolojiyi keskin bir şekilde eleştiriyor.
Ama Beşikçi uygulamadan yola çıkıp yanlış sonuçlara varıyor.
Örneğin İslam ülkelerinin İslam dışı baskıcı uygulamalarını eleştirirken 'Ortadoğunun en demokratik ülkesi israil`dir' ya da 'Kürdler, Yahudilerin tabii müttefikidir' gibi garip sonuçlara ulaşabiliyor.
O yüzden buradan Beşikçi`ye bazı şeyleri hatırlatmak istiyoruz.
Kürdlerin İslam için yaptıkları doğru olandır. Birileri islam`ı kullanarak yanlışlar yapmışsa yanlışı yapana karşı çıkmak gerekmez mi?
Sen de bu coğrafyanın milliyetçiliğe dayalı zulmünü, haksızlığını reddediyorsun.
Kendince üç yanlış uygulamadan söz ediyor ve onları eleştiriyorsun.
Ama ortada bir de doğru var. Yani yüzlerce yıl farklı ırkları beraberce kardeşçe yaşatan İslam kardeşliği.
Dilleri, ırkları, fıtrata uygun olan kültürleri reddetmeden yaşatan bir İslam ortak paydası var.
O yüzden daha bilimsel bak Beşikçi!
Bir ülkenin halkı müslüman ise o ülke İslam devletidir anlamına gelmez.
Kaldı ki kim yaparsa yapsın yanlış yanlıştır.
İslamın aslına yönelik bir düşmanlığın yoksa, uygulamadaki yanlışları esas diye çıkarma önümüze.
Üç yanlış bir doğruyu götürmez!
MANŞETLER CUMHURİYETİ
Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink cinayeti zanlısı Ogün Samast, üzerinde durulması gereken bir konuyu açıkladı.
Mahkemede dört sayfalık bir mektup okuyan Ogün Samast, 'Hrant`ı ben değil manşetler öldürdü. Ben o yıllarda Agos`un yerini bile bilmezdim. Beni bu sürece götürenler şimdi her yerdeler. Ben suçlu değilim, Dink`i vatan haini gösteren manşetler suçlu. Ben burada yargılanırken, Dink`i hedef gösteren gazete manşetlerini atanlar, köşe yazılarını yazanlar neden yargılanmıyor?' ifadelerini kullandı.
Haksız mı Samast?
Türkiye`nin yakın tarihine bakarsanız manşetlerin etkisi konusunda –cinayet konusunda değil- hiç de haksız olmadığını görürsünüz. Darbeciler, önce manşetlerle işe başlar, sonra şartların olgunlaşmasını bekler.
Etnik temizlik için (6-7 eylül olayları) birkaç manşetle işe başlanır.
Manşetler dış politikayı belirler, iç politikayı düzenler. Yani her zaman birileri birilerine ayar vermek için manşetlerden faydalanır.
Hükümet de rahatsızlığını dile getirir, muhalefet de, çünkü manşetler kamuoyu algısını yönlendirmeye yönelik hesaplar da içerir.
Yani manşetler konusunda Samast haklı; ama cinayet sadece manşetlerle alakalı değildi.
17 yaşında biri manşetlerden yola çıkarak eline silah alamaz.
Askerden, polisten ve diğer etkenlerden de söz ederse manşetlerle ilgili sözü yerine oturur.
Beşikçi`ye söylediğimiz sözlerin aynısını Samast`a da söylüyoruz.
Evet, yanlışlar çok; ama ortada bir de gerçek var. Hrant Dink cinayetinde basın hedef gösterilerek yeni bir oyun mu tezgahlanıyor?
Hani 'Cambaza bak!' meselesi var ya!