ABD siyasetinde son yıllarda belirginleşen yönelim, dış politika hamleleri ile kimlik siyaseti arasındaki bağın güçlenmesidir. Donald Trump’ın gümrük tarifeleri, göç karşıtı söylemi ve güvenlik merkezli yaklaşımı, yalnızca ekonomik ya da stratejik tercihler değil; aynı zamanda ulusal kimliğin yeniden tanımlanmasına dönük ideolojik bir çerçeve sunuyor

Bu yaklaşım, Samuel Huntington’ın 2004 tarihli “Biz Kimiz?” eserinde ortaya koyduğu tezlerle önemli paralellikler taşır. Huntington’a göre ulusal çıkarlar, ulusal kimlikten türetilir. Bir ülkenin dış dünyaya nasıl davranacağı, kendisini nasıl tanımladığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda Trump döneminde öne çıkan “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” söylemi, ekonomik bir programdan ziyade kimliksel bir restorasyon iddiası olarak okunabilir.

11 Eylül sonrası kimlik inşası

Huntington, 11 Eylül saldırılarını Amerikan kimliğinin dönüşüm noktası olarak görür. Soğuk Savaş boyunca ideolojik rekabet üzerinden tanımlanan kimlik, 2001 sonrasında kültürel ve dini eksene kaymıştır. “Kırılganlık” duygusu, yeni dönemin merkez kavramıdır. Amerika artık coğrafi güvenliğe yaslanan bir güç değil; dış tehdide açık bir medeniyet olarak algılanır.

Bu çerçevede güvenlik politikaları yalnızca savunma tedbirleri değil, kimliğin tahkimi olarak görülür. Göç politikalarının sertleşmesi, sınır güvenliği vurgusu ve “islami terör” söylemi, ''kimliği tehdit eden'' unsurların bertaraf edilmesi stratejisi olarak sunulur.

İdeolojiden kültüre geçiş

Soğuk Savaş sonrası dönemde ideolojik rakibin ortadan kalkması, ABD’de ortak tehdit algısını zayıflattı. Huntington, dış düşmanın yokluğunun iç bölünmeleri artıracağını savunur. Bu bağlamda alt kimliklerin yükselişi ve çokkültürlülük tartışmaları, ulusal birlik açısından riskli görülür.

Trump’ın çok kültürlülük karşıtı söylemi ve göçü varoluşsal bir mesele olarak çerçevelemesi, bu teorik zemine oturur. Göç artık yalnızca iş gücü ya da insani bir konu değil; kültürel bütünlüğü tehdit eden bir unsur olarak kodlanıyor.

Ekonomi araç, Kimlik amaç

Gümrük tarifeleri ve ticaret savaşları da yalnızca ekonomik rekabet aracı değil. Tarife politikaları, “Amerika’nın sömürüldüğü” iddiası üzerinden ulusal onurun ve egemenliğin yeniden tesis edilmesi olarak sunulur. Ekonomi burada kimlik siyasetinin bir enstrümanına dönüşür.

Huntington’ın en tartışmalı tezlerinden biri, 21. yüzyılda kültürel ve dini temelli çatışmaların belirleyici olacağı yönündedir. Bu perspektiften bakıldığında, ABD’nin dış politikadaki sertleşmesi yalnızca stratejik çıkar hesaplarıyla değil, medeniyet ve kimlik algısıyla da ilişkilendirilebilir.

Ancak burada kritik soru şu; Kimlik merkezli dış politika, güvenliği artırır mı yoksa tehdit algısını sürekli canlı tutarak kalıcı bir gerilim üretir mi?

Yani Trump dönemi politikaları, klasik güç dengesi siyasetinin ötesinde, kimlik eksenli bir yeniden tanımlama girişimi olarak değerlendirilebilir. Huntington’ın teorik çerçevesi, bu dönüşümü anlamak için analitik bir araç sunmaktadır.

Ancak kimliği tehdit üzerinden tanımlamak, kısa vadede mobilizasyon sağlasa da uzun vadede sürekli bir “dış düşman” ihtiyacını beraberinde getirebilir. Bu durum, hem iç toplumsal kutuplaşmayı hem de küresel gerilimleri derinleştirme potansiyeli taşır

Muhabir: Mehmet Yaman