Ekonomik kriz gerekçesiyle 28 Aralık 2025’te Tahran’da başlayan ve kısa sürede İran geneline yayılan protesto eylemleri, bugün artık sadece bir toplumsal tepki değil; küresel güçlerin kirli hesaplarının sahnelendiği açık bir müdahale alanına dönüşmüş durumda. Olan biten, ne salt ekonomiyle ne de masum bir halk hareketiyle izah edilebilir. Giderek derinleşen kaos, dış müdahalenin izlerini her geçen gün daha fazla ele veriyor.
ABD ve israil, bu karışıklığın neresinde duruyor, diye sormak artık safdillik olur. Çünkü ABD, bu kez perde arkasına saklanarak arka planda kuklalar vasıtasıyla fitne kazanını kaynatma ihtiyacı bile duymuyor. Donald Trump’ın göstericilere dönük olarak sarf ettiği “Yardım yolda” sözleri, cephenin tam karşısında konumlandığını göstermektedir. Bu söz, göstericileri açıkça kışkırtıp aleni bir iç savaş çıkarma, böylelikle askeri müdahalenin zeminini oluşturma çağrısıdır. Çünkü Trump, göstericilerin öldürülmesi halinde İran’a doğrudan müdahale edileceğini de saklamıyor. Yani Trump, İran’ın iç karışıklıklarını körüklemekle kalmıyor, bu karışıklığı askeri müdahale için gerekçeye dönüştürüyor. Aslında Trump’ın derdi, göstericilerin öldürülmesi değil, ölen göstericiler üzerinden rejim değişikliği yapma emellerine ulaşma hayalleridir.
Dünyaya insan hakları savunucusu görüntüsü veren Trump, daha geçenlerde Maduro’yu eşiyle birlikte ülkesinden kaçırıp ABD’de yargılayan değil miydi? Aynı Trump değil miydi?
Gazze’de çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 70 binden fazla insan katledilirken kılını bile kıpırdatmayan…
israilin her bombasına mühimmat, her katliamına siyasi kalkan, her suçuna diplomatik dokunulmazlık sağlayan…
İşte Batı’nın ahlaktan anladığı şey tam da burada ifşa oluyor. İnsan hakları, çok övündükleri demokrasi, özgürlük, uluslararası hukuk vs. gibi kavramlar; ABD ve işgalci terör devleti için evrensel ilkeler değil, gerektiğinde kullanılan araçlardan ibaret. Gazze’de öldürülen çocuklar “terörist”, Tahran’daki sokak eylemcileri ise “özgürlük savaşçısı” ilan ediliyor. Ölünün kimliği ve hangi kategoride isimlendirileceği, öldürenin müttefik olup olmamasıyla belirleniyor.
Bugün İran’daki protestoların dış destekli olduğu gerçeği artık inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir. CIA ve MOSSAD ajanlarının ülkede cirit attığı, yakalanan casuslardan elde edilen bilgilerle açıkça ortaya çıkıyor. İddialara göre CIA; bir kişiyi öldürene 3.500 dolar, bir aracı ateşe verene 1.400 dolar, bir polis karakolunu hedef alana 550 dolar, her türlü sabotaj eylemine katılana ise 100 dolar ödeme yapıyor. Bu tablo bir “ekonomik patlama” değil, kökü dışarıda organize bir istikrarsızlaştırma operasyonudur. Tıpkı Türkiye’de yaşanan “Gezi Parkı” eylemleri gibi… “Mesele ağaç değil arkadaş, sen anlamadın mı?” repliği hafızalardaki yerini hâlâ koruyor.
Böylesi bir ortamda hâlâ devletlerarası hukuk, uluslararası anlaşmalar, egemenlik ilkesi ya da “başka ülkelerin içişlerine karışmama” gibi kavramlardan söz etmek trajikomiktir. Çünkü bu kurallar, güçlüler için bağlayıcı değil; zayıflar için dayatılan süslü cümlelerdir. ABD ve israil, çıkarları söz konusu olduğunda bu ilkeleri ayaklar altına almaktan bir an bile tereddüt etmemektedir.
Dünya, bu ikiyüzlülüğü daha çok görecek. Mazlumun kimliğine göre değişen insan haklarını… Katliamın failine göre susan ya da bağıran uluslararası toplumu ve kaosu bizzat ürettikten sonra “barış” nutukları atan küresel aktörleri…
İran’da olan biten, sadece İran’ın meselesi değildir. Bu, emperyal aklın hâlâ nasıl çalıştığını, hangi ülkeleri hedef aldığını, İran’dan sonra sıranın kimde olduğunu, ülkeleri karıştırmak için hangi yöntemleri kullandığını gösteren canlı bir laboratuvardır. Ve ne yazık ki bu laboratuvardaki denekler, hep Müslümanlar oluyor.