TEYDÜ MÜ TEYMEDÜ MÜ İŞTE BÜTÜN MESELE BU

Abone Ol

Karadenizliler ile ilgili pek çok fıkra anlatılır; konumuzla bağlantılı olarak bir tane de biz anlatalım:

Canciğer iki Karadenizli arkadaş, deniz kenarında oturup muhabbet ediyorlarmış. Bu sırada bir martı, havada uçarken denize doğru alçalmış; tam deniz seviyesine inip tekrar yukarı doğru süzülmüş. Arkadaşlardan biri martının denize değdiğini iddia ederek "Teydü" (değdi) demiş. Diğeri ise "Teymedü" (değmedi) diye itiraz etmiş.

"Teydü-teymedü" tartışması uzamış, iş iyice raydan çıkmış ve sonunda kavgaya tutuşup, birbirlerinin suratına yumruklar indirmeye başlamışlar. Sonuç: Karakol ve mahkeme...

Neyse ki bir şekilde ceza almadan bu işten sıyrılmışlar. Aradan tam 30 yıl geçmiş. Bir gün tesadüfen karşılaşmışlar. Aslında birbirlerini çok seven bu iki eski dost, hasretle sarılıp kucaklaşmışlar. Biri, geçmişte yaşadıkları o kavgayı gülerek anlatmaya başlamış. Diğeri de ona, "Biz o zaman toyduk; nedense kıytırık bir konu yüzünden kavgaya tutuştuk," diye mukabelede bulunmuş. İlk konuşan, "Aslında o zaman teymüştü" deyince diğeri, "Ne münasebet canım! Tabii ki de teymemüştü" diyerek arkadaşına küçümseyici bir eda ile bakmış. "Teymüştü-teymemüştü" kavgası yeniden başlamış; yine kafa kol birbirine girmişler.

Efendim; tarih okumanın faydaları olduğu kadar yan etkileri de vardır. Genellikle tarihin, "Geçmişi anlamak ve geleceğe yön vermek" için okunduğu söylenir. İşte burada ifade edilen "Geleceğe yön verme" meselesi, tarihin verdiği bilinçle bazen takıntılı bir hâl alır ve bizi 1400 yıl önceki kavgaları bugün de sürdürmeye iter.

Tarih okumak, milletlerin hafızasını oluşturur. İnsanın hafızasının diri kalması elbette iyi bir şeydir; ancak tarih, geçmişte kalması gereken bir düşmanlığın nesiller sonrasına sirayet etmesi riskini de içinde barındırır. Bahsettiğim yan etki tam da budur.

Tarihçi, bu yan etki nedeniyle bazen geçmişe gömülüp kalır ve düşüncelerini geçmişten arındıramaz. Hani meşhur; "Ben senin cemaziyelevvelini bilirim" sözü vardır ya; işte bu durum, ataların yaptığı bir hatayı günümüze yansıtmanın en somut örneğidir.

Geçmişe saplanıp kalmak, insana yanlış tercihler yaptırdığı gibi onu hayatın pratiğinden de uzaklaştırır. Bu düşünce yapısı, tarihçiyi ister istemez taraf tutmaya zorlar: Örneğin tarihçi 1400 sene sonra Hz. Osman’ın (ra) katillerini aramaya başlar. Hz. Ali’nin (ra), önceki halifelere kerhen biat ettiğini iddia eder. Bugünün Şiilerini Hz. Ömer’e (ra) hakaret etmekle suçlar; ancak Muaviye’nin yıllarca hutbelerde Hz. Ali (ra) ve Ehl-i Beyt’e hakaret ettirdiğini görmezden gelir.

Ya da Hz. Hüseyin ile birlikte Kerbela’ya gider. Ehl-i Beyt’in kılıçlara maruz kalmasını ruhunda hisseder; onların çektiği acıların aynısını çekmek için kendini zincirlerle döver, kılıçla alnını yaralar. Ortalık kan revan olur.

Öte yanda gerçek dünya akıp gitmektedir: Amerika gelir, Afganistan halkının başına bombalar yağdırır. Irak’a girer, coğrafyayı tarumar eder. israil, Filistin’i parsel parsel işgal eder; Mescid-i Aksa’nın kapısına kilit vurur. Müslüman kanı oluk oluk akar; namusumuz necis postalların altında ezilir, ekinimiz ifsad olur.

Şeyh Ahmed Yasin feryat eder: “Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikâyette bulunuyorum, sana şikâyette bulunuyorum!”

Ama kimin umurunda? Önemli olan "teydü mü, teymedü mü?" İşte bütün mesele bu!